Yenilikçi GTSM Bestecimiz Yavuz Özüstün…


Toplam Okunma: 10923 | En Son Okunma: 28.05.2017 - 17:41
Kategori: Değerlerimiz, Röportajlar

Müziğimizde 20.yy yeni soluklarından Ali Rifat Çağatay’ın sanatçı kişiliğinin günümüz yansımasıdır Yavuz Özüstün(1931-15 Ocak 2007)… Gerek besteleri, gerekse hayata bakış açısı O’nu bize çok güzel anlatır. Yaşam devrinde -her yenilikçi gibi- pek de anlaşıldığı söylenemez. Berklee College of Music’ten ders ve sınav bantlarını Türkiye’den göndererek mezun olmuş bir cazcıdır. Caz aranjmanları yapmanın yanı sıra, ‘kemani’liğini ihmal etmez. Zeki Müren ve Nesrin Sipahi gibi sanatçılarımızın başkemancısı olarak görülmüştür. Türk Müziği Devlet Konservatuvarı’nın kuruluşundan (1975), emekliliğine(2005) dek sürdürdüğü hocalığıyla birlikte yenilikçi GTSM bestecilerimizin saygı görenlerindendir…

Dergâh dergisi tarafından1990′larda kendisiyle yapılmış röportajdan alıntı:

“Türk musikisi bugün çok daha mütekâmil bir musiki olabilirdi. Bugün hâlâ biz Zekâi Dede’nin, İsmail Dede’nin eteklerinde dolaşıyoruz. Çünkü o devirden bu yana bu sanatı yükseltecek, geliştirecek insanlar Türkiye’de birtakım haklara sahip olamadılar. Aydınlarımız bu işin gelişmesine mâni oldular. Eğer tâ işin başında, çok ciddi bir Türk musikisi kültürü ile beraber Avrupa musikisi aynı ağırlıkta okutulsaydı, bugün Türk musikisi başka bir musiki olacaktı. Çok iyi hocalarla, çok iyi eğitimle öyle iyi müzisyenler yetiştirdiniz ki, bu müzisyenler kendi memleketlerinin musikisini bilmiyorlar! Ee, bunun sonucu ne olur? İşte bugünkü musiki olur!”

BÜTMK Musikişinas Dergisi’nde kendisiyle yapılmış röportaj:

Müziğe başlaması ve zamanının müzik ortamı…
O zaman müzisyen olmak tabiî bir hadiseydi Benim babam hafızdı, aynı zamanda müzisyendi. Suphi Zühtü‟nün (sonradan Ezgi oldu) sınıf arkadaşıdır. Hatta bir gün babam neva makamında bir nağme yapıyormuş, Suphi Bey bunu duymuş, “n‟olur bir daha söyle” demiş. Suphi Bey onu sonradan besteleyince babam “kerata, onu benden yürüttü” derdi. Hangi şarkısı bilmiyorum. Annem serapa müzisyendi. Çok duygulu, hassas bir kadındı. Teyzem hakeza. Lakin teyzemin annem kadar istidadı yoktu. Ben daha beş yaşında gerek annemden gerek muhitteki akrabalardan şarkı meşk ediyordum. Ondan sonra annem beni Eyyûbî Ali Rıza Şengel‟e götürmeye başladı. Arif Sami Toker de ondan ders alıyordu. Nağme yapardı, hangi makam olduğunu söylerdik. Evde hem alaturka plaklar, hem de Batı müziği plakları vardı. Annem şırıl şırıl operetler söylerdi. Çok güzel bir soprano sesi vardı. Hatta ben solfej dersine onları dinleyerek başladım. Çünkü onların partileri (notaları) vardı, notalarla musikiyi karşılaştırarak notaya ülfet peyda ettim.

Ondan sonra ders aldım. Sonra meşhur piyanist Fritz Kerten‟e gittim. Ondan da ders aldım. (O daha sonra Fransa‟ya gitti.) Üniversite yıllarında Nevzat diye bir kız arkadaşım vardı, Üsküdar Musiki Cemiyetine devam ediyordu. Ben de o zamanlar şarkılar yapıyordum (suzidil vs.). Sengin semai bir şarkımı Nevzat‟a gösterdim, Nevzat, “ben bunu hocaya göstereyim” dedi. “Hangi hoca?” dedim, “Emin Bey [Ongan]” dedi. “Yapma, etme” dedim. Çocukluğumda yaptığım bir şey. Emin Bey, “illa ki onu buraya getir” demiş. Oraya devam etmeye başladım. Beni hoca yaptı. Mukayeseli nazariyat okutuyordum; Türk musikisiyle Batı musikisi. Yine üniversite yıllarında bir arkadaşımın sayesinde Nevzat Atlığ‟ın yönettiği Üniversite Korosuna devam etmeye başladım. -Fatma Girik‟ten, Ayhan Işık‟tan Fikret Hakan‟dan tutun da- film artistleri dahil piyasada çalmadığım insan kalmadı.

O devirde mahalle mektepleri vardı. Musiki desen zaten herkes usta. O zaman her evde mutlaka bir saz asılıydı. O zamanki hocalara usta derlerdi: ud ustası, kanun ustası vs. Eyüp Sultan‟da en azından beş altı tane kanun hocası vardı. Bir o kadar ud ve kemençe hocası vardı. İnsanlar onlardan yetişiyorlardı. Annem çok okuyan, aydın bir insandı. Yeni harfler çıktığı zaman onları ilk öğrenen insanlardan biriydi. Babamla Eyüp Sultan‟da karşılaşmışlar. Annemin babası –biz ona ağa baba deriz- Ertuğrul faciasından kurtulan elli veya altmış kişiden bir tanesiydi. Donanma mensubuydu. Annemle babam o tarihlerde tanışmış, babam da gelip annemi büyükbabamdan istemiş olabilir. Babamın babası da Hüseyin Paşa‟ydı. Sonradan onu Erzincan muhafızı yapmışlar. O zaman vali filan yok da, muhafız deniyor. Onun kardeşini de Beşiktaş muhafızı yapmışlar. Yedi-Sekiz Hasan Paşa‟nın selefi veya halefiydi. O zaman semtler sayılıydı. Şimdi dağlar semt oldu.

Müzik eğitimime Ali Rıza Bey‟le (Şengel) başladım, sonra Emin Bey‟den (Ongan) istifade ettim. O zaman herkesin repertuvarı genişti. Eyüp Sultan‟da bir şarkı bestelerdin, aynı şarkıyı ertesi gün Bebek‟te dinlerdin. Televizyon filan olmamasına rağmen kimsenin bilmediği şarkı yoktu. Repertuvarım bu şekilde oluştu. Nazarî bilgilerde de Ali Rıza Bey ve Emin Bey‟den faydalandım. Gerisi kendi merakımdan oldu. Sürekli bir arayıştan sonra birtakım neticelere vasıl oluyorsun. Vasıl olduğun neticeler de maalesef bugünkü gençliğe yutturulan sistem gibi şeylerle alakası olmayan neticeler. Benden önce analitik yaklaşım Türkiye‟de yoktu. Adama soruyorsun, “efendim, âdettendir, bayati makamında nevada hicaz yapılır, çargâhta nikriz yapılır” diyor. Niye yapılır? Cevap yok. Âdettir diyor. Böyle musiki olur mu? Hepsinin bir sebebi var. Türk musikisi muazzam bir musikidir. Derinine inseniz, analitik gözle baksanız görürsünüz. Bu musiki münevver insanın musikisidir. Türk halkının kültürel seviyesi ne kadar düştüyse musiki de onunla beraber düştü. Manevi unsur bakımından da öyle, yapı bakımından da öyle. Adam tutuyor, Itrî dinliyor. Sen Itrî dinleyince bir şey anlamazsın ki. İçinde, Itrî‟nin sana hitap edeceği bir alıcının olması lazım. Mesela bir piyanonun yanında başka bir sazdan la sesi çıkardığınız zaman piyanonun aynı frekanstaki tuşunun titrediğini görürsünüz. İhtizaz eder. Rezonans dediğimiz hadise. Sende o tel yok.

Trafik polisinden Kemancı Lili’ye…
Yakın tarihlerde trafik polisleri vardı, onları bütün İstanbul tanırdı. Yusuf‟tu, bilmem neydi, isimlerini dahi hatırlıyorum. Bunlar variller içerisinde işaret ederlerdi, hatta şeker bayramında o variller paket paket şekerle dolardı. Âdetti; halk trafik polisine şeker, çikolata filan alırdı. Hele Karaköy‟de bir zat vardı, Bankalar Caddesindeki çalışanların hepsine ismiyle hitap ederdi. “Ooo Ahmet Bey, feneri nerde söndürdünüz?” (şayet geç gidiyorsa). Bu kadar sosyal yapıya uygun insanlar. Fransız Konsolosluğunun önünde bir zat vardı, ben onu seneler sonra Kadıköy‟de gördüm, emekli olmuş… Başvekil filan solda sıfır kalır; kafasında bir rölöve şapka, yanına hanımını almış, imparator zannedersin, şekli şemali öyle.

Dolayısıyla halkın sadece karakter yapısı değil, şekli de itimat telkin etmesi lazım. Polisler öyleydi. Şimdiki polisler daha yeni tanıştıkları adamlara “sen” diye hitap ediyor.

İstanbul demek alaturka demekti. İstanbul‟da sokağa çıktığın zaman havayı teneffüs ederdin. Ne teneffüs ederdin biliyor musun? Kürdilihicazkâr teneffüs ederdin, hicaz teneffüs ederdin, nihavend teneffüs ederdin. Sadece benim annemin müzisyen oluşundan filan değil. Ailende musikiye meraklı bir insan olmasa da, o havayı teneffüs ettiğin zaman o kültür, o sesler içine siner. Saat beş buçuk mesela değil mi, tramvaylar salkım saçak. Niye biliyor musun? Fahri Kopuz faslı başlayacak ya radyoda, ona yetişmek için. Televizyon yok. Kahvehanelerde filan millet birbiriyle bahse girer: (faslın makamı) evcârâ mıdır, hicazkâr mıdır diyerekten.

Şimdi diyor “Galatasaray mı, Beşiktaş mı, ofsayt mı değil mi? Be namussuz hakem” bilmem ne. Şimdiki dava bu. O kahvehanelerdeki insanlar da kayboldu. Kırışık, katlanmış, mikrop yuvası iskambil kâğıtlarıyla iskambil oynuyorlar. Yıkılıp yerine Sheraton Oteli yapılan Taksim Belediye Gazinosu Balkanların ikinci büyük müzikholüydü. Bir eğlence mekânı olarak dizayn edilmişti. İçinde balo salonları vs… Her sene meşhur balolar yapılırdı. Tıp balosu, akademi balosu bilhassa. Üstünde bir bar vardı (ben de çalıştım orada). Bir de orası –tövbeler olsun- bir külliye gibiydi. Şimdiki evlendirme dairesinin olduğu yerde herkes karısını, çocuğunu alır, gezintiye çıkardı. Sağ tarafta çitlerle ayrılmış bir yer vardı, onun yanında, denize nazır tarafında da çay bahçesi vardı. Porselen bardaklarla müzik eşliğinde çay servisi yapılırdı. Allah rahmet eylesin, Kemancı Lili‟yle piyanist Edith Laleşen vardı. İçerde de Avrupa‟nın en büyük artistlerinin programı vardı. Onların en solda sıfırı Dario Moreno. Düşünün artık. Çay bahçesinden sonra üstü açık bir gazino vardı. Orada da haftada iki gün Türk musikisi icra edilirdi. Onun da şahı. Kim? Münir Nurettin.

Zannediyorum „49 veya „50 senesiydi. Babam “evladım, artık biz burada duramayız, dedi, ne yapalım, nereye taşınalım?” “Niye baba?” dedim. “Ne diyorsun evladım, şehrin nüfusu neredeyse bir milyon oluyor, biz nasıl yaşarız?” dedi. „55 veya „56 sesinde şehrin nüfusu epeyce arttı. Çünkü o tarihlerde Bulgaristan‟ dan bir göç oldu. Bulgaristan‟da eziyet çeken Türkleri Gaziosmanpaşa‟ya (orası eskiden Taşlıtarla‟ydı) yerleştirdiler. 6-7 Eylül hadiselerinin olduğu tarihlerde şehrin nüfusu bir buçuk milyon filandı (1955-56). Arkasından doksanlara geldik, 70 milyon oldu. Tavşanlar bile böyle üremez. Buna ne mektep yetişir, ne öğretmen yetişir. Sen nüfusla orantılı olarak sahip olduğun imkânları geliştiremedin ki! Hollanda İstanbul‟un yarısı. Ben de indireyim İstanbul‟un nüfusunu dört milyona, bak bakalım İstanbul ne oluyor. Düşünüp duruyorlar “neden?” diye. “Biz çoğalıyoruz, bunun müsebbibi nüfustur” diyen yok. Adam çocuklarının adını bilmiyor. Ordu gibi çocuk yetiştiriyor. N‟oluyor o çocuk? Eline anası bir kuru ekmek veriyor, haydi sokağa. Ya anarşist oluyor ya dağa çıkıyor. O kadar çocuk yaparsan işsizlik olur tabiî. Dünyanın neresinde böyle bir çoğalma var?

Almanya kaç sene evvelki Almanya. Fransa keza. Adamlar söğüt gölgesinde…
Danimarka dünyanın en müreffeh, en zengin ülkesi. Ama nüfus aynı. Yunanistan‟ ın nüfusu İstanbul‟dan az. Dediler ki: “İş mi istiyorsun? İstikamet İstanbul. Hayda, marş marş, herkes İstanbul‟ a!” Rahmetlinin dediği var ya “Hedefiniz Akdeniz‟dir, ileri!” Bu da “Hedefiniz İstanbul‟dur, ileri!” Dağlar doldu. Bu şehirde yaşayanlar ne oldu? Baskı altına, çember altına girdi. Benim gibi 120 metrekarenin içine sıkıştılar. Ondan sonra biz hâlâ ferahfeza makamı filan… Haydi canım ya! Yok yahu, benim için bitmiştir bu işler. Bana ne! Bana ne faydası var!

“Bugün Attila’yla biraz lafladık” …
Konserlerden evvel filan Baylan pastanesine giderdik, garsonlar Rum‟du. Smokinli… Birinin adı Jorj‟du. Oğlumu sonradan “bak biz gençliğimizde buraya giderdik” diye götürdüm, şimdi döner kesiyorlar. Jorjlar filan 6-7 Eylül hadiselerinde gittiler. Oğlu yaşında olduğumuz halde “buyurunuz pasam” derdi. O zaman Amerikan kahvesi filan yoktu, sütlü kahve içerdik. Attila İlhan da oraya çok giderdi. Köşede Attila İlhan oturuyor, o zaman genç, şıldır şıldır gözler, Allah rahmet eylesin. Biz de ne kadar terbiyesizmişiz, gidiyoruz masasına oturuyoruz. Belki de rahatsız oluyordu ama belli etmiyordu, hoşuna gidiyormuş gibi davranıyordu. Dava ne biliyor musun? Onun kültüründen müfit olmak filan değil. Üniversiteye döndüğümüz zaman kız arkadaşlarımıza fiyaka yapmak: “Bugün Attila‟yla biraz lafladık” filan diye. O zamanın süsksesi öyle. Şimdi zevkler de değişti, fiyakalar da değişti.

Eminönü halkevinde edebiyat matineleri oluyor, ilanlar çıkıyor: “Behçet Necatigil, Attila İlhan, şiirlerini okuyacak” diye. Mahşer Allah! Yer bulamazsın. Fakülteler arası münazaralar sanki Fenerbahçe-Galatasaray maçı gibiydi. Daha evvel muayyen bir konu tespit edilir, o konu üzerine tartışma açılırdı. Marifet orada müdafaa ettiğin tezi iyi ifade edebilmek. İstersen mevzu dünyanın küp şeklinde olduğu olsun. O nesil kayboldu. Bir kısmı gazeteci oldu. Rahmetli Nezihi Demirkent‟ler filan, hep bizim devirden. Üniversitede gençlik tiyatrosu vardı, müziklerini ben yapıyordum. O zaman gençlerde bir tiyatro tutkusu vardı. O devirden kalma çocuklar: Erol Keskin‟ler filan kimi devlet tiyatrosu sanatçısı oldu… Arkadaşım Ahmet Üstel‟le, bizde operet merakı başlamıştı. Daha lisedeydim. Şimdiki belediye sarayının olduğu yerde Zihni Paşa‟nın konağı vardı. Konağın içinde tiyatro vardı. Ahmet libretto yazıyor, ben de müziğini yapıyorum. “Aldırma” opereti, bilmem ne opereti…

Çocukluk işte. Tecrübe kazanmak için Ses Tiyatrosuna gidiyorduk, biz meraklıyız diye en baştaki locayı bize tahsis ediyorlardı. Bunlar talebedir diye on para almadan. Biz oradan notlar alıyorduk. O zaman Şükran Özer figürandı. Hizmetçi rolünde, içeri kahve getiriyor, arada bir “haydi kızım şarkı söyle” diyorlar, şarkı söylüyor filan… Öyle bir kadro. Aziz Basmacı. Basmacı Abdi Efendi‟nin torunu. Hepsi kalite insanlar. Arkasından kulise gidip orada da notlar alıyorduk. Gençliğin eğilimi buydu. Ne anlatayım ki? Şimdi millet yollarda birbirine omuz atıp geçiyor. Musiki filan detay. İnsanın nefes alması olağanüstü bir hadise midir? Tabiî bir hadisedir, fizikî bir hadisedir. Musiki de öyledir. Ben ufacıktım, annem bana Şeyh Edhem Efendi‟nin şarkısını meşk ediyordu: “Gönlüm yine bir âteş-i hicrâna dolaştı” İlk defa annemden meşk ettiğimde beş yaşındaydım. Daha konuşamayan bir çocuk şarkı söylüyor. Ama bu ahval-i adiyedendir.

Rahmetli teyzem hayatı boyunca hiç evlenmedi. Beraber yaşadık. Zannediyorum annemden iki yaş büyüktü. Tabiî iki hemşire zaman olur münakaşa da ederler. Teyzem anneme: “Zahire Hanım, hata yaptınız, bu böyle değil” derdi. Annem: “Musavver Hanım, siz bu işe karışmayın, siz uşşak peşrevini iki ayda zor çaldınız” derdi. Hakarete bak! Ben işte bu atmosfer içinde büyümüş, yetişmiş, bu yaşa gelmiş bir insanım, şimdi yapamıyorum. Kimseyle anlaşamıyorum.

Musiki tabiî bir iştir. Şimdi koleksiyoncular için antika haline geldi. Halbuki o normal bir yaşantıdır. Geçen gün televizyon açık kalmış da, güya hicaz çalıyorlar. Hicaz hicaz değil. Nevada rastını, uzzalini vs. baştan aşağı hümayun gibi çalıyorlar. Evc perdesi yok. Bilmiyor çünkü; duymamış. Musiki duyarak öğrenilir. Kimden duyacak?

Hayatımın en büyük sürprizlerinden birini, Nesrin Hanım‟la [Sipahi] Gaziantep‟e gittiğimizde yaşadım. Bir haftalığına gittik, bırakmadılar. Meğerse sonradan öğrendiğimize göre Gaziantep‟te klasik musiki merakı varmış. Hem de temmuz sıcağıydı. Önce Kâr-ı Nev‟le başlayalım, sonra popüler rastları çalarız diye kararlaştırdık. Kâr-ı Nev‟i çaldıktan sonra adamın biri elinde bir kâğıtla geldi. Eyvah dedim, gazinolardaki gibi şarkı isteyecekler. Gayet kibarca kâğıdı uzattı, aldım. Meğerse oranın iki zengini, aralarında o zamanın parasıyla (1965-66) 30 bin liraya bahse girmişler. Birisi şimdi adını unuttuğum bir şarkının Suyolcu Salih Efendi‟nin, diğeri de Şekerci Cemil Bey‟in olduğunu iddia ediyor… Bu nasıl oluyor diye şaşırmıştım. Gaziantep neresi, İstanbul neresi. Sonradan nüfuz ettikçe anladım ki Gaziantep‟te müthiş bir musiki merakı varmış. Nevzat Atlığ da Tanburî Faize Hanım‟ı Gaziantep‟te saz çalarken görmüş. Maceraperest bir hanım olduğunu söylerler.

“Benim çaldığım kemandan ne olacak yahu! Ben ekmek parası için çaldım. Kendi musiki anlayışım bakımından değil. Nubar Hoca gibi çalmama imkân yok. Onu duyduğun zaman diğer kemanlar zurna gibi gelir. Nubar başka bir hikâyedir. Hakkı Bey, Sadi Bey, Emin Bey, Necati Bey, Cevdet Bey, bunların hiçbirinin çaldığı gibi çalamazsınız. Hepsinin kendine has, biricik bir çalış tekniği vardır. Ben mecburen keman çaldım. Zaten kemanı bir alaturka sazı olarak kabullenemem. Ancak Nubar gibi devlerin elinde alaturkada kullanılan bir saz olabilir. Yoksa bir kâr, bir beste çalarken, tanbur, neyin, usta bir kemençenin yanında keman bir garip, devşirme gibi geliyor. Zaten öyle ya. Neredeyse klarnet gibi.”

Radyo . . .
O zaman üç dört tane fasıl heyeti vardı. Celal Tokses‟ler, Safiye Tokay‟lar… Sazlarda Hakkı Derman, Şerif İçli, Selahattin Pınar, Yorgo Bacanos, Nubar Tekyay, Necati Tokyay, Sadi Işılay…

Radyonun çok acı hatıraları da var. Bir ara, bazı sağı solu belli olmayan, değerli fakat işgüzar arkadaşlar, kimisi radyoda şef oldu filan, “bütün hanendeler imtihan olacak ve gruplara ayrılacak dediler, bu korist mi olsun, solist mi olsun, solistse ayda kaç solo yapacak” vs. sonra olmadı tabiî. Radyonun halka intikalinde rol almış insanlar var. Bunlar heykeli dikilecek insanlardır. Mualla Yakar‟da parkinson vardı, fasıllarda söylüyordu kadıncağız, düşünün, Safiye Tokay vs. bunlar teker teker imtihana girecekler, ve ona göre bunlara derece verilecek. Çok hüzün verici bir hadise. Bir gün Salih‟le (Dizer) beraberiz, Celal Tokses‟in imtihanı var. Bunlar asrın bânîleri. Bir lise talebesi gibi lacivertlerini giymiş, kravatını bağlamış… Çok fena oldum. Celal Tokses bir abide, radyo kuruluşunun medyun olduğu insanlardan bir tanesi, imtihana giriyor. Halbuki radyonun sahibi o. Onu spiker masasına oturttum, önüne bir mikrofon yerleştirdim, “burada okursunuz” dedim, hiç unutmuyorum, imtihan şarkısı olarak “Hâbîde Olan”ı söyledi. Bir müddet sonra da vefat etti.

Mualla Yakar, zamanın büyük hanendesi, titreyerek imtihana geldi. İmtihan edenlerin sıra kendilerine gelince de aralarında kavga çıktı. Bu kadar insanın gururuyla, onuruyla oynamakla kaldılar. Ben A‟yım, o B‟dir deyince millet ayağa kalktı. Radyo içinde ihtilal çıktı. İsyan edip koroyu terk ettiler. Ankara‟dan müfettişler geldi “radyoda ihtilal çıkmış” diye, benim de ifademi aldılar. A stüdyosunda eğlence programları için büyük orkestralar canlı neşir yapardı. Çok ünlü kişiler gelirdi: Los Machu Cambos bu kapıdan girerken Los Paraguayos öbür kapıdan çıkıyor… Teknisyenlere: “Çocuklar, bu alüminyum sehpalar AKG mikrofonları için. Bunları burada kullanın dedim.” Sehpaları yukarıdan indirmişler. Yerli veya yabancı, orkestraların biri çıkıyor, biri giriyor. Bu esnada alüminyum sehpalardan bir tanesi kaybolmuş. Yüz liralık bir şey. Ankara‟ dan müfettiş geldi, bana “sehpayı ne yaptın?” diyor.

İsrailli meşhur şef George Singer geldi. Tchaikovsky serisi yapıyoruz. Bir pozisyon oldu, iki gün arka arkaya bir senfoniyi almak mecburiyetinde kaldık. Senfoni iki günde tamamlandı. On gün sonra Ankara‟dan müfettiş geldi. Erdoğan Saydam hakkında tatbikat: “Nasıl olur da bir orkestraya, bir senfoni için iki defa para ödersin?” diye. Halbuki orkestranın aldığı paranın on katı müfettişin yol parasına gidiyor. Adam müzikten de anlamıyor; “eğer bu konsantrasyon işiyse bir orkestra aynı ruhu ertesi gün nasıl taşır?” dedi. Ben “bir tiyatro artisti bugün Hamlet oynuyorsa ertesi gün başka bir Hamlet mi oynuyor?” dedim. Artist odur ki bugün Tchaikovsky çalıyorsa yarın da aynı duyguyla Tchaikovsky çalacak. Radyoda bir zamanlar bir âdet çıktı: neşriyata giderken herkes kurşun kalemle, silgiyle gelirdi. Niye? Eserleri düzeltmek için. “Rahmetli bunu böyle isterdi” diye. Hâlâ bu, radyoda kullanılır. Nereden biliyorsun rahmetliyi? Bu öyle bir hastalık haline geldi ki, bir programda, Cevdet Bey [Çağla] de var, dalmıştı, diğerleri “evcli mi, acemli mi” diyerekten Cevdet Bey‟in şarkısı hakkında münakaşa ediyor…

Müzik bizde profesyonel bir boyut kazanmamış. Editörlük müessesesi yok. Batıda öyle değil. Batıda adam bir süit yazıyor, o süit prens bilmem kimin şatosunda çalınacak, keselerle altın gelecek. Başka yerde de çalınacak, oradan da para gelecek.
Başka yerde nasıl çalınacak? Nota yok. O halde bir matbaa kuracaksın ki notaları dağıtasın. Başlıyor editörlük denilen hadise. Derken menajerlik başlıyor vs. Yani iş profesyonel bir hale geliyor. Bizde öyle değil. Bizde Allah aşkına şarkı yapıyorsun. Ona söylüyorsun, o başkasına söylüyor, o da başkasına söylüyor. Yani “ben şarkı yapayım da para kazanayım” diye bir kaygı yok. Ancak Enderun zamanında, ileri görüşlü padişah, yeni takım yapanlara ihsanda bulunuyor; rütbe veriyor, hediyeler veriyor vs. Onun haricinde mesela Şevki Bey acaba yaptığı şarkılardan kaç para aldı? Halbuki zannediyorum Verdi‟nin torunları, telif haklarından kazandıkları parayla müstakil ada almışlar, adada yaşıyorlar. İşte al sana Mustafa Nafiz Irmak! Canım şarkıları yapan adam. Darülaceze‟de öldü. Sadi Işılay hakezâ: Sosyal Sigortalar Hastanesinde öldü. Onun da oğlunun ismi Yavuz olduğundan beni pek severdi. Bizi kemanî Yılmaz Özer‟le kantinde yakalar, makam anlatırdı. Ertesi gün de anlattıklarından imtihan ederdi. İzzet Ağabey‟in (İzzettin Ökte) de çok eski arkadaşıydı. Sadi Bey, zamanında boşandığı kadınlara köşk hediye edecek kadar çok paralar kazanmıştı. İnsana oturmasını kalkmasını da öğretirlerdi. Gayri ihtiyari, içinde bulunduğu kültürün içerisine girerdin. Emin Bey [Ongan] de öyleydi. Emin Bey‟le neşriyattan sonra gidip Kurtuluş‟ta rakı içerdik. Bunlarda „bu benim evladım‟ mantalitesi yoktu. Onları lafa tutup aranağme yazmak için Anania lokantasına (Tepebaşı‟ nda bir Rum lokantası) giderdik. Selahattin Pınar, Necati Tokyay, Hüsnü Anıl‟la beraber gidip, nota kâğıtlarına aranağmeler yazardık. Hatta bende üstüne mezenin zeytinyağı damlamış bazı notalar vardır. Belki bizim sahip olduğumuz ana baba terbiyesinden, belki onların bize telkin ettiği şeylerden… Gayri ihtiyari, insana rakı içmesini, oturmasını kalkmasını, dinlemesini öğretirlerdi. Muhteşem insanlardı. Cevdet Bey de Sadi Bey de.

Sadi Bey vefat ettiğinde cenazesi Şişli Camii‟nden kaldırılacaktı. İçeri girmeye imkân yok. Mahşer Allah! Dışardan takip ediyoruz. Cenaze kalktı, kabristana gidiyor, millet hâlâ avlunun içinde fotoğraf çektiriyor. Tabut beş yahut altı kişiyle gitti. Belki iki bin kişi siyah gözlükleriyle avluda fotoğraf çektiriyor. Sadi Bey böyle gitti. Gazete cenazesinde şunlar da vardı diye yazacak. Halbuki tabut gitti. Ben de gidecektim ama İzzet Ağabey‟e refakat ettiğim için gidemedim. Sadi Bey bana, radyoda, A stüdyosunun kapısında “öyle şeyler gördüm ki bir gün şu kemanı ateşe koyup yakacağım, onun ateşiyle tavada patlıcan kızartıp meze yapacağım, rakı içeceğim” dedi. Artık birtakım şeylerden şekva ediyordu. Neler görüp geçirmişler…

Ali Demir de tam bir beyefendiydi. Biz ona Ali Baba derdik. Çok iyi bir kemancıydı. Bir gün bir hisarbuselik faslında, -şimdi hisarbuselik faslı filan yapmıyorlar galiba, fasıl da yapmıyorlar ya- arada bir taksim etti ki Dellalzade zannedersin. (Mesut Bey [Cemil] onu çok severdi. Ya Niyazi‟ye [Sayın] ya da ona taksim ettirirdi.) Neşriyattan sonra yanına koştuk: “Ali Baba, anlat bakalım şu hisarbuseliği nasıl yaptın?” dedik, “elimde mi ki oğlum” dedi. Bende kayıtları var. Bazı helal süt emmiş çocuklar [Derya Türkan‟dan bahsediyor] radyonun çöpe attığı şeyleri toplayıp toplayıp CD‟lere aktarıyorlar. “Radyoda komite toplantısında âzâydım. Çağırdılar, gittik. Gençliğim o binada geçtiği için koridorda hayal görüyorum: Şimdi buradan Cemal Reşit Rey çıkacak, şuradan Mesut Cemil çıkacak vs. Çıka çıka bir sürü roman takımı çıktı.”

Sanatçı şempanzeler…
Ankara‟da, Hafif Müzik Denetleme Kurulundayken, aynı zamanda Eurovision denen belanın seçmeleri vardı. O zaman diğer televizyonlar yoktu, seçerken kılı kırk yarıyorduk. Mesela o zaman Sezen Aksu yeni çıkmıştı, o on iki şakı gönderiyorsa ben ikisini bırakıyorum, onunu geri gönderiyorum filan. Onların da birtakım partizanları vardı. Bize rumuzla zarf içerisinde notalar geliyor, bantlar çalınıyordu. Bir Eurovision seçmesinde, ben çalınan şeyden onun Selahattin İçli‟ nin bestesi olduğunu anladım. Çok hoşuma gitti. Çok güzel bir besteydi. Bizim klasik musikinin terennümlerini kullanmıştı. Türk hafif müziğinde yapılmamış bir hadiseydi. Biz jüride beş altı kişiydik. Karşı tarafta da dedikodu olmasın, hakkaniyetle yaptığımız görülsün diye TRT‟nin prodüktörlerini topladık. Bunlar “tenna”ları duyunca gülmeye başladı. “Ha ha, kardeş tennenna dedi” diye. Ben çıldırdım. “Yahu Frank Sinatra „şalala‟ dediği zaman siz göz yaşlarınızı tutamıyorsunuz?!” dedim. Sustular. Sonra o şarkı üçünü oldu. Oysa ki ne kadar güzel bir şey. Adı üstünde: terennüm. Klasik musikide kullandığın bir hadise. Palavra sözcükler değil ki! Nakışta nasıl olacak, murabbâda nasıl olacak, hepsi derli topludur.

Türk musikisi palavra bir musiki değil! Bunlar aslında birer şifre. Hatta bazısı bununla iktifa etmez da araya anlamı bilinen, bunları teyit eden bazı kelimeler de koyarlar: “Ah mirim” vs.

Ben aynı zamanda Batıcıyım, caz aranjörüyüm. Ama ben elhamdülillah bu milletin çocuğuyum yahu! Allah‟a çok şükür ben helal süt emmiş bir çocuğum. Ben caz da yazarım, saz semaisi de yazarım, peşrev de yazarım. Ortada müzik diye bir şey var. Evrensel olan şey müziktir. Senin anladığın mânâda, Bach evrensel, Beethoven evrensel, Schubert evrensel, Tchaikovsky evrensel. Peki, dünyada her sene en azından yüz tane senfoni besteleniyor. Nerde onlar? Senin Adnan Saygun‟un nerede? Senin Nevit Kodallı‟n nerede? Mersin‟de yetişen Türk çocuğu Van Gogh operası yazıyor. Van Gogh sana mı kalmış? Van Gogh‟un senle ne alakası var? Biri de Midas‟ın kulaklarını yazıyor. Sanki efsane yok. Yazacaksan Köroğlu‟nu yazsana! Sonra da Atatürk oratoryosu yazıyor. Oratoryo nedir? Hıristiyan musikisine ait bir form. Ondan sonra da Türk musikisi bu diyorlar. Dinlesen dört günlük yola kaçarsın. Madrigal musikisinin geçerli olduğu devirdeki gibi yazıyorlar. Hâlâ onlar Dubois armonisinin tesirinde. Modern armoniden haberleri yok. Azerbaycan musikisi bestecileri neler yapıyorlar, bilmiyorlar. Ne hayatlarında Fikret Amirov dinlediler, ne Niyazi Takizade‟yi dinlediler, ne Kara Karayev‟i dinlemişlerdir, ne de Musa Mizroev dinlemişlerdir. Emin Sabitoğlu, nur içinde yatsın, Moskova Üniversitesinde profesördü. Sovyetler Birliği‟nde müzik profesörü olmak ne demek biliyor musun? Orada bizdeki gibi bir günde, tepeden inme profesörlük yok. Musikinin şahını yapan bir adam. Hayatı boyunca Azeri şarkıları yaptı. İsteseydi o da kalkıp, İngiltere kraliçesinin bilmem nesi diye oratoryo yazardı. Klasik kokacak diye ödleri kopuyor. Hep modern üslûpla yazmaya çalışıyorlar çünkü yutturmak gayet kolay. Orta halli bir dinleyici, neyin kimin eseri olduğunu anlayamaz. Birbirine karıştırır. Çünkü hepsi ultra modern. Şarlatanlık çok kolay.

Bir öğrencim vardı, “hocam bir eser yazdım, çalayım size, illa ki dinleyin” derdi. Piyanonun başına geçerdi, göz gözü görmezdi. Niye? Çünkü “Stravinsky de öyle, ben de öyle yaparsam demek ki Stravinsky gibi olurum” diyor. “Bunun partisini yaz da bana ver” diyorsun, yok. Çünkü atmasyon. Aklına o anda ne gelirse onu çalıyor. Deli saçması.

İsveç‟te yaşayan bir arkadaşım anlatmıştı: Bir resim yarışması varmış. Birinciliği kazanan bir resim çok ilginç, modern bir resimmiş. Karşısına geçip “aah, şu perspektife bak” filan diyorlar. Sonradan ifşa ettiklerine göre o resmi iki tane şempanze yapmış. Çünkü “ben bir şey anlamıyorum” demek ayıp bir şey. Weber dinliyorsun, göz gözü görmüyor tabiî, “aah, esere bak esere” diyorsun. Mozart‟ın veya bilmem kimin Requiem‟i çalıyor, “aah ne kadar güzel bir eser” diyorsun. Sen onun sözlerini biliyor musun? Onun sözleri İncil‟den. Dinledikçe ağlıyorsun. Sen Hıristiyan mısın? Sen hayatında buselik ayin-i şerifini dinledin mi? Ferahfeza dinledin mi? Olur mu? O ayıp. Çünkü bize ait bir şey.

III. Selim’den Atatürk’e…
Lenin enayi mi? Bizde yaptıklarını yapardı. Bizde nasıl Osmanlı musikisini tukaka ettiler, Lenin de derdi ki, “bu çarlık musikisi, bundan sonra Tchaikovsky çalmayacaksınız.” Onun yapmadığını bizimkiler yaptılar. Osmanlı musikisi şöyle, Osmanlı musikisi böyle… Osmanlı başımın tacıdır. Benim ceddimdir, namusumdur. Baban parlak zamanında baban oluyor, elden ayaktan düştüğü zaman da reddediyorsun. Ne biçim evlatsın sen yahu?!

Olaylara dogmalarla bakmamak lazım. Bizde hoca kitabı açıyor, “dediğim dedik, çaldığım düdüktür” diyor. Sana düşünce payı bırakmıyor, seni robot yapıyor. “Evladım, uşşak makamı?” diyorsun, “KST efendim” diyor. “Bana uşşak peşrevini söyle evladım” diyorsun, yok. Millet hep satışı bol olan, kendilerini entelektüel gösterecek şeylerle meşgul oluyor. Kritik zekâ dediğimiz şey yok. İnsanı tekâmül ettiren şey araştırmadır. Bütün alternatifleri düşünmektir. Uşşak peşrevini bilmiyor, formülünü biliyor. Çünkü onun satışı var. O onu entelektüel gösterecek. “Bilmem ne beşlisiyle bilmem ne dörtlüsü kucaklaştılar” filan diyecek.

Şed makamlar, basit makamlar… Türk musikisinde basit makam var mı? Hangi makam basit yahu?! Bir sistem, tedrisatta kolaylık sağlamak içindir. Halbuki bir grubun, bir hanenin içine soktuğun makamlar arasında ufacık bir benzerlik yok. “Efendim, bilmem hangi padişahın şu kadar karısı vardı.” Peki Kral Arthur‟un kaç karısı vardı? VIII. Henry‟nin kaç karısı vardı? Adam baldızına tutkundu, papalık boşanmaya müsaade etmediğinden, karısını boşamak için kilise kurdu. “Bundan sonra protestanız, anglikan kilisesi kuruyorum” dedi. VIII. Henry bir sürü kadınla evlendi, onları boşadı, Londra kulesinde idam ettirdi, sonra başkasıyla evlendi. Ondan sonra şu kadar cariyesi vardı diye III. Selim‟ le filan uğraşıyorsun. Sen III. Selim‟in kulu kölesi olamazsın. IV. Murat rakı içermiş, bilmem ne içermiş. Sana ne! İçer içer. IV. Murat aynı zamanda reformatör bir adam! Yok işkence yapmışlar, yok bilmem ne yapmışlar.

Avrupa‟ da o tarihte skolastik devir yaşanıyorken sen akıl hastalarını kadrolu saz heyetinin icra ettiği musikiyle tedavi ediyordun, “bu adama nühüft makamı iyi geliyor” diyerek…

Ankara‟da uzun müddet Hafif Müzik Denetleme Kurulundaydım, kendi aralarında “aa kardeş, o bilmem ne makamı baş ağrısına iyi gelirmiş, hah hah hah hah” diye alay ediyorlardı. Şimdi Avrupa‟da hayvanlara bile musiki dinletiyorlar. Bundan asırlarca evvel Edirne‟de adam nühüft çalıyor, ortada da fıskiye varmış, su sesiyle beraber saz eserleri çalınıyor, hastanın ruhunu teskin ediyor. Mantaliteye bakın! Oluyor veya olmuyor, o ayrı. Ama çıkış noktan bu. Aynı devirde ruhunu şeytanlar esir aldı diye ruh hastalarını köy meydanlarında diri diri yakıyorlardı. Ama bu adamlar bunları yapmışken onlara toz kondurmuyorsun;

İngiliz, Fransız vs. medenidir, ne varsa sende vardır. Ondan sonra utanmadan da dünyada övünmek için Kanunî Sultan Süleyman sergisi açıyorsun. Ne hakkın var? Övünmek için, reddettiğin bir medeniyetin âsârını dünyaya gösteriyorsun. Bu terbiyesizlik değil midir? Hat senin, Süleymaniye, Selimiye senin, öbürleri senin değil. Olur mu öyle şey? Bunlar bir medeniyetin meyveleridir.

Millete tarihten nefret etme alışkanlığı kazandırırsan yarın öbür gün bu millet Atatürk‟ten de nefret eder. Çünkü Atatürk de tarihin bir parçasıdır. Nitekim Atatürk‟e, seks tercihine karışıncaya kadar, demediklerini bırakmadılar. Benim düşünceme göre, Allah rahmet eylesin, İsmet Paşa devri bizim eski hasletlerimizin terk edilip tamamiyle Avrupa‟nın birikiminden neşet eden birtakım unsurlara tâbi olmamızı gerektiren bir devirdi. Ve dış dünyaya kapalıydık (dış dünyaya biz 1980‟den sonra açıldık), dışarıda olup bitenden haberimiz yoktu. Gazeteler sansürlenirdi de öyle okurduk. Hazret hayatında eline tanbur almamıştır da Avrupalıyım diyerekten elinde viyolonselle resim çektirmiştir. Yani, memleketin maziyle alakalığı, birtakım hasletleri, genetik birtakım özellikleri o devirde yok edilmiştir. Tamamiyle faşizan bir düşünce hakim olmuştur. Avrupa‟ daki partilerin yönetmeliği buraya getirilmiştir. Hangi partilerin? Recep Peker Mussolini İtalya‟sına gönderilmiştir. Arkasından Hitler Almanya‟sına gönderilmiştir.

Bazı insanlar başka türlü yaratılıyorlar, izahı mümkün değil. Rahmetli Atatürk öyle bir adamdı. Dimağı başka, kültürü başka… O devirde hele askerî mekteplerde muazzam bir kültür eğitimi vardı. Bir kere askerî mekteplerdekilerin hepsi hafızdı. Babam da hafızdı. Ve hepsi Fransızca biliyorlardı. Fransız edebiyatını, ihtilalini filan yutmuşlar… Bir akım başlıyor: eski olmasın, milletin beynini boşaltalım, yeni bir şeyler dolduralım. Bu anlı şanlı Halk Partisi devrinde arş-ı âlâya çıktı. Atatürk‟ün saf bir tarafı vardır. Atatürk bilmediği mevzularda, bildiğini iddia eden insanlara karşı hürmetkârdır. Atatürk‟ün etrafında öyle bir hale hasıl olmuş ki; kendilerine alim süsü veren sahte birtakım entelektüeller. Atatürk‟ü dirije etmişler. Kafatasçılar bile çıkmış. Atatürk bir ara Türklerin fizyolojik yapısında bir özellik olup olmadığını merak etmiş, aynı Hitler devrindeki gibi kafatasçılar türemiş, “efendim, Türklerin frontali böyledir, bilmem nesi şöyledir” diye. Dilde de bu böyle oldu. Atatürk sonradan “anladım ki dilde ve musikide devrim olmazmış” diyor. Ondan sonra da Atatürk musikiyi kaldırdı filan diyorlar.

Sadettin Kaynak birtakım ilahiler yazmış, notanın kenarına Atatürk, kendi el yazısıyla, ayet-i kerimeler yazmış. Atatürk‟ü millete kendi istedikleri gibi tanıttılar. Rahmetlinin kemikleri sızlıyor. Cumhuriyet‟in ilanıyla Atatürk‟ün ölümü arasında 15 yıllık bir zaman dilimi var. Bu zaman diliminde harpten çıkmış harap, sıfıra sıfır, elde var sıfır bir ülkede tayyare yapmaya başladılar. İnanılır gibi değil.
Fakat Atatürk‟e ihanet içinde olan Türk musikisi mensupları da vardır. Onların yüzünden Türk musikisi bir devirde yasak edildi.

Nesrin Sipahi ve Zeki Müren. . .
Nesrin‟le 15 sene birlikte çalıştık. O zamanlar Nesrin‟i sadece radyodan dinliyordum. “Allahım bu nasıl ses” diyordum. İlk defa Ankara‟dan İstanbul‟a, birisinin jübilesinde şarkı söylemek için geldiğinde gördüm kendisini. Sonra seneler geçti, radyodaki müzik yayınlarına geldi. Radyodan çıktığımda arkamdan bir ses “Yavuz Bey” dedi. Nesrin Sipahi‟ydi. “Buyurun efendim” dedim. “Yavuz Bey, beraber çalışabilir miyiz?” dedi. Ondan sonra 15 sene gibi bir süre beraber çalıştık. Ondan bir müddet sonra Zeki‟yle tekrar buluştuk. Geçmediğimiz eser kalmadı. Zeki ta liseden, orta mektepten filan arkadaşımdı. Sonra tesadüfler bizi bir araya getirdi. Daha eskiden, ben acemice filan keman çalardım, Zeki de gramofona, siyah elişinden plak şeklinde kestiği ve ortasına da kırmızı renklisini yapıştırdığı kâğıtları koyardı. Güya plak dönüyormuş gibi, ben çalardım o söylerdi. Bana da hep “üstat” derdi. Millet de beni Zeki‟nin babası yaşında sanacak. Halbuki aynı yaştayız. Onun nihavend makamındaki “Beklenen Şarkı”sını ben askerî bando için yazdım. Ve Zeki‟nin “Beklenen Şarkı”sıyla Harbiye mektebi 19 Mayıs‟ta hareketlerini yaptı. Tabiî her şeyin son anı hatırda kalıyor. Halbuki Zeki halis muhlis bir klasikçiydi. Ama ortama uyayım diye, ortam bozulunca o da aşağılık şeyler okumaya başladı.

Biz Avustralya‟dayken bir çocuk koşa koşa geldi, Zeki‟nin ellerini öpmeye başladı. Meğerse o çocuğu Zeki okutmuş, doktor yapmış, çocuk yurt dışında ihtisasını yapmış, “babacığım” diye geldi Zeki‟nin elini öptü. Zeki‟nin bu taraflarını kimse bilmez. Bambaşka bir adamdı. Herkes allı pullu hallerini bilir. Tam birprofesyoneldi. Mesleğini bu kadar ciddiye alan bir insan çok az görülür.

Filipinler‟den Sydney‟e uçarken, birden güneş doğmaya başladı. Zeki önümde oturuyordu. Ben yolculuklarda pek uyumam. “Zeki Bey, (arkadaşlar arasında dahi birbirimize “bey” diye hitap ederdik) sen de uyumadın galiba” dedim. “Düşünüyorum Yavuz‟cuğum dedi, acaba burada hangi sloganı kullanmalıyım? Buradaki halkı tanımıyorum. Acaba “helal” lafını mı kullanayım yoksa başka bir şey mi kullanayım?” Sahnede “helal size” diyerek halkı adeta hipnotize ederdi.

Eskiden Müzeyyenlerin [Senar], Perihanların [Altındağ Sözeri], Hamiyeterin [Yüceses], Safiyelerin [Ayla] devrinde saz üstatlarının elini öperlerdi. Fakat bu insanlar kaybolduktan, iş –af edersiniz- Kıptîlerin eline kaldıktan sonra, Kıptîler daima dayak yemeye alışık oldukları için, her programdan sonra mutlaka “bugün kötü çaldınız” diye azarlanır. O şarttır. İş o kadar aşağılık bir hale gelmiştir.

Zeki Bey ara vermişti. Bir akşam rahmetli Ercüment‟in [Batanay] olduğu bir takımla Behiye‟ye [Aksoy] çalıyorduk. Çok falsolu okudu. Tek tük alkış aldı. Program bitince arkasına döndü ve “bir solist, sanatçı ne zaman düşerse saz da onunla
düşmelidir” dedi. Ben “hanımefendi, ne diyorsunuz? Sanatçı düşer mi?.. Haydi bana eyvallah” dedim, aldım sazımı gittim. Gazinocular peşimden koşmaya başladılar. Buna mukabil, her akşam perde kapandıktan sonra, rahmetli Zeki‟nin ilk işi neydi biliyor musunuz? Sazendelere “elleriniz dert görmesin, Allah sizden razı olsun” demekti.

Her akşam ona telefon ederlerdi; hangi gazinoda, kimler nerede oturuyor, gazinoda kaç kişi var, rapor gelirdi. Bir akşam bana aceleyle “Yavuz‟cuğum, gülü üçüncü şarkıdan sonra versinler” dedi. O zamanlar Türkiye‟de çok popüler Yunanlı bir aktris vardı: Aliki Vuyuklaki, onlar gelmişler, ön masada oturuyorlardı. Bir şarkıdan sonra Zeki Rumca okumaya başladı. Çocukluğumdan beri tanırım, Rumca bildiğini bilmiyordum. Meğerse adamları Aliki‟nin geldiğini duyunca onlara Rumca metin hazırlatmış, ezberlemiş. Programa devam ettik. Üçüncü şarkıdan sonra komiler geri gitmeye başladılar, gülü aldılar, meğerse İran Şahının karısının annesi gelmiş, gül ona gidiyor. Güftesi kısmen Farsça olan “Tûtî-i mucize guyem”i okuduk.

Bir akşam, biz Veli Dede‟nin hicaz peşrevini çalıyorduk. Arkadan Zeki, Nikoğos Ağa söyleyecekti, sahneye onunla girecekti. Halbuki o peşrevin mistik bir havası vardır, halk başladı alkışla tempo tutmaya. Ben çok fena oldum. Sazı alıp kulise gittim. Sazı kutusuna koydum. Kulisin öbür tarafında Zeki Bey vardı. Ayağındaki sabolarla rahmetli, Eiffel Kulesi gibi duruyor. Bana doğru geldi. “Yavuz‟cuğum, üzülme, bunlar hep olacak” dedi. Benim neye sinirlendiğimi anlamış. Sonra sahneye beraber, aynı taraftan girdik. İsmiyle müsemma, zeki çocuktu.

Bir akşam da istek üzerine yine hicazdan “Firkatin aldı bütün neşve vü tâbım bu gece”yi okurken şarkının meyanının güftesini unuttu. Biz hemen arkadan “taştı peymâne…” diye söylemeye başladık. Neyse hatırladı, nakarata döndü. O akşam perde kapanınca ilk iş olarak şarkının meyanının güftesini unuttum diye bütün sazlardan özür diledi. Zeki‟nin bu taraflarını bilmiyorlar. İnsanlar yaşlandıkça, çaptan düştükçe, kariyerini muhafaza etmek için birtakım tatsız hareketler yapıyor…

Halk müziği. . .
Adam hayatında Gebze‟den öteye geçmemiş, Büyükada‟ya karşı kadehini kaldırıyor, “ah benim Anadolum, diyor, ah o türkülerim, o bozlaklarım” diyor. Sahtekârlığın bini bir para. Sen oradaki adamın yaşadığı hayatı yaşadın mı? Sen ağılda hayvanlarla beraber yattın mı? Sen hayatında tezek kokusu duydun mu? Sen tarlaya çıkıp saban sürdün mü? Pamuk tarlasında pamuk toplarken nasır dolu ellerin yaralar içinde kaldı mı? O ıstırabı yaşadın mı? Hayır efendim. Altında dört çekerle gidiyorsun, “o yana döner beni, bu yana dönder beni, evin önü nane, ben verem oldum yane yane”. İğreniyorum. Bir ara radyoda bunu söylediğim için bana folklor düşmanı dediler. Anlayan benim ne demek istediğimi çok iyi anlıyor.

Bağlama halkın milli çalgısıdır. Sen onun mukallidisin. Asıl icracı mağarada, gecekonduda yaşıyor, sen burada altındaki otomobille dolaşıyorsun. İnsan utanır. Muharrem Ertaş tüberkülozdan, bir gecekonduda öldü gitti. “Şimdi Muharrem Ertaş‟tan bir bilmem ne okuyorum” diye fiyaka yapıyorlar. Halbuki aslı o! Sen onun yaptığını yapamazsın. Sen onun yaşadığı hayatı yaşamadın! Hacı Taşan‟ la İstanbul‟a her gelişinde beraber olurduk. Benim çok sevdiğim bir insandı. İki defa televizyonda Hacı Taşan‟a türkü söylettiler, söyletmediler ya, göründü. Bir eğlence programında sahnede bir türkü okuttular, bir de ressam Rahmi Pehlivanlı‟ nın hayatına ait bir programda, onun doğduğu yerdeki kahveye gittiler, kahvenin köşesinde Hacı Taşan çalıyordu. Görünmesi o kadar. Sonra da “Hacı Taşan‟dan alınan bir türküyü söylüyoruz” diyorlar. Bir adamı taklit etmek suretiyle para kazanıyorsun. Adam ölmüş gitmiş, umurunda değil. Halk musikisi tetkik edilir, taklit edilmez, icra edilmez. O icrayı halk yapar. Yetmiş milyonun elli milyonu bağlama çalıyor. Sen kimsin? O saz onun sazı. Sen git onun yaşadığı gibi yaşa, onun geçirdiği safhaları geçir! Her türkünün bir efsanesi vardır. Mesela düğün alayı dereden geçerken dere taşar, gelinle damadı su alır götürür, millet ağıt yakar vs. Sen bu hicranı, bu acıyı duydun mu? Sen hayatında ancak Uludağ‟ a kayak yapmaya çıkmış bir insansın.

Bir kere halk musikisi eğitimini değiştirmek lazım. Ben olmasın demiyorum. Halk musikisi sanat musikisi gibi değil. Otantik olmalı. Başka memlekette ikinci bir ağza tahammül edemezler. Türküde ilk ağız neyse ondan duyacaksın. Bizde halk musikisi korosu şefleri filan var. Halk musikisinde şeflik var mı? Alaturkada şeflik var mı? “Aman entonasyon!” Bırak entonasyonu yahu! Halk istediği gibi çalar. Halk musikisi böyledir. O başka türlü, bu başka türlü. Onun lezzeti odur. Revnaklı olacak. Sanki Batı müziği korosu idare ediyorsun. Ondan sonra benim adımı bir ara radyoda halk musikisi düşmanına çıkarmışlar. Ben kaç gecemi sabaha kadar Ali Ekber Çiçek‟le beraber geçirdim. Şimdi mektepte Ali Ekber‟in “Haydar”ının dersini çalışıyorlar. Böyle şey olur mu? Onun patenti ona ait. Onun taklidi olmaz. Sanat musikisi öyle değil. Hangi beste çalınırsa dinlersin. Ama halk musikisi otantiktir. Halk musikisi mensupları halk musikisini anlamamışlar. Folklorun ne demek olduğunu bilmiyorlar.

Musikişinas Dergisi. . .
Böyle bir ortamda hayret edilecek bir şey. Ancak “helal süt emmiş insanlar” diyebiliyorum, o sıfatı kullanabiliyorum. Bu kadar harici baskıya rağmen demek ki insanın bir harsı var; ne olursa olsun bozulmuyor. Bazıları –Leyla mıdır nedir, gece kulüpleri var- oralarda dolaşıyor. Bir de böyle kendi kültürüyle bu kadar hemhal olmuş arkadaşlar var. Hayretler ediyorum. Bu kadar baskı var. Nedir o baskı? Edepsizlik baskısı. Millet diyor ki ben kabayım, sen de kaba olacaksın. Böyle bir baskı var. Terbiyeli insanın yaşamasına imkân yok.

Böyle başka bir üniversite var mı? [Boğaziçi Üniversitesinden bahsediyor] Türk Musikisi Devlet Konservatuvarının bırak böyle bir teşebbüsü olmasını, çocukların o kadar güzel ödevleri oluyor ki, şunun bunun kitaplarını basıyorlar. Senin bir yayının yok mu, edisyon denen bir hadise yok mu?

Bunları yayınlasana! (1)
_____________________________________________

(1) http://butmk.com/dosyalar/musikisinas/musikisinas_8_8.pdf

Kendi el yazısından Gönül Paçacı’nın güftesi üzerine . . .




Hoşgeldiniz