Hz. Peygamber Döneminde Musiki ve Türk Din Musikisi’nde Hz. Peygamber… Doç. Dr. Ahmet Hakkı Turabi *


Toplam Okunma: 7035 | En Son Okunma: 24.03.2017 - 00:15
Kategori: Din ve Müzik

İslam, fıtrî bir dindir ve insanın maddi-manevi hiçbir özelliğini reddetmez… İslam dini ne kadar fıtri ve tabii ise musiki de o kadar fıtri ve tabiidir… Hz. Mevlana “musiki, Allah âşıkları için ruhun gıdasıdır; zira onda sevgiliye yani Allah’a kavuşma ümidi mevcuttur” buyurmaktadır. Beethoven “musiki, insanı Allah’a en ziyade yaklaştıran şeydir ve bütün bilgilerin ve felsefelerin üstündedir” der… Hz. Peygamber döneminde musiki, dönemin şartları çerçevesinde basit bir şekilde icra edilmiş ve Rasulüllah (s.a.s.)’ın musikiyi yasaklamamış olması, aksine Kur’an-ı Kerim tilavetinde, ezanda, düğünlerde, bayramda, şenliklerde kısacası sosyal hayatın içerisinde kullanması ve teşvik etmesidir…

Hz. Peygamber Döneminde Musiki ve Türk Din Musikisi’nde Hz. Peygamber… Doç. Dr. Ahmet Hakkı Turabi *

Mûsikî, “düşünme” özelliğinden ayrı olarak insanı diğer varlıklardan ayıran “hissiyât-ı âliye” dediğimiz yüce hislerin başında gelir. Zira “güzel olan ve güzeli seven” Cenâb-ı Allah, estetik bir duygu olan mûsikîyi de insanoğlunun fıtratına nakşetmiştir. İslam, fıtrî bir dindir ve insanın maddî-manevî hiçbir özelliğini reddetmez. Bu bağlamda dinimiz, istismar etmeksizin ve Cenâb-ı Allah’ın sınırları dahilinde olmak şartıyla insanın bu ihtiyaçlarının serbest bir şekilde tatmin edilmesine izin vermektedir. Hatta bu konuda dinimiz Yüce Yaradan’ın lûtfettiği bu kâbiliyet ve istîdâtların geliştirilip olgunlaştırılmasını tavsiye etmektedir. İslam dini ne kadar fıtrî ve tabiî ise mûsikî de o kadar fıtrî ve tabiîdir.

İbn Sînâ müziği şu şekilde tarif etmektedir: “Müzik birbirleriyle uyumlu olup olmadıkları yönünden sesleri ve bu sesler arasına giren zaman sürelerini, bir melodinin nasıl kompoze edildiğinin bilinmesi amacıyla araştıran matematiksel bir ilimdir.” Tariften de anlaşılacağı üzere mûsikînin iki ana unsuru olan “ses” ve “ritim”i de yaratan yine Cenâb-ı Hak’tır ve bu mûsikî ancak O’nu hatırlattığı oranda güzelleşir. Hz. Mevlâna da bu meyanda “mûsikî, Allah aşıkları için ruhun gıdasıdır; zira onda sevgiliye yani Allah’a kavuşma ümidi mevcuttur” buyurmaktadır. Ünlü batılı müzisyen Beethoven “mûsikî, insanı Allah’a en ziyade yaklaştıran şeydir ve bütün bilgilerin ve felsefelerin üstündedir” demektedir.

Cenâb-ı Allah Kur’ân-ı Kerîm’inde yerine göre çirkin sesten bahsetmiş (Lokman, 19), Hz. Dâvûd’a bir mucize olarak verdiği çok güzel sesi ifade etmiş (Sebe, 10), kendisinin haram kılmadığı zînetleri kimin haram kılabileceğini sormuş (Araf, 32) ve en önemlisi de “elest bezmi”nde “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (Araf, 172) diye sorarak insanoğluna ahenkli, lâhûtî ve tatlı bir sesle hitap etmiştir. Hakikatte müzisyenlerin ürettikleri besteler ve ortaya koydukları yeni sesler, ancak Rabbimizin bu hitabında işittikleri güzelliği arama ve yakalama çabasından ibarettir. Müminler için “üsve-i hasene” (en güzel örnek) olan Hz. Muhammed (s.a.) ise “Kur’ânı güzel seslerinizle süsleyiniz; Cenâb- ı Hak güzel sesle cehren ve teğanni ile Kur’ân okuyan bir peygambere kulak verdiği gibi hiçbir şeye kulak vermemiştir” buyurmaktadır (Buhari, Kitâbü’t-tevhid, VIII, 214)”.

Hz. Peygamber dönemine gelecek olursak; İslâmiyet’in ilk dönemlerinde mûsikî, dinî bir kimlik altında Kur¬’an-ı Kerîm tilâveti, ezan, bayram salâtları, tekbir ve tehliller olarak tezahür ediyor¬du. Din dışı mûsikî ise “nasb”, “hudâ” ve “inşâd” formları çerçevesinde “şa‘bî” (halk) mûsikî olarak aynı şekilde icra ediliyordu. Jules Rouanet bu dönemde mevcut bu türlere binaen “sakîl”, “remel” ve “hezec” türlerinden bahsetmektedir. Bu üç form Arap mûsikîsinin şiir vezinlerinden esas alınan ritimsel formlarındandır. Ayrıca Hz. Muhammed (s.a.) zamanında mûsikînin düğünlerde, bayramlarda karşılama ve uğurlamalarda, yolculuklarda, gazâ ve cihadlarda raks olarak icrâ edildiği tarih ve hadis ilmi kaynaklarında yer al¬maktadır. Bu kaynaklarda geçen hadisler Hz. Peygamber ve sahâbenin tatbikatı raks ve mûsikîden zevk almanın, dünyanın eğlencelerinden istifade etmenin mutlak surette mübah olduğunu en açık şekilde göstermektedir. Resûlullah’ın (s.a.) m. 622 yılında Mekke’den Medine’ye Hicreti ile birlikte konum değiştiren İslâm hare¬ketine paralel olarak “İslâm Mûsikîsi” de yeni bir merhaleye girmiştir. Daha Resûlullah Medine’ye girerken Beni Neccâr’dan kızlar ellerinde deflerle şiir ve türküler okuya¬rak Resûl-i Zîşân’ı mûsikî ile karşılamışlar, çocuklar ve kızlar Seniyyetü’l-Vedâ‘ adlı tepede defler çalmak suretiyle “tale‘a’l-bedru aleynâ min seniyyeti’l-Vedâ‘” diye başlayan mısraları teren¬nüm etmişlerdir. Hz. Peygamber döneminde mûsikî formlarında bir değişiklik olma¬mış ve öteden beri kullanılan formlar kullanılmıştır. Bu dönemdeki mûsikîşinaslardan bahsedecek olursak öncelikle Resûlullah’ın müezzinlerinden başlamak gerekir: Bilal b. Rebâh el-Habeşî, Abdullah b. Ümmi Mektum, Ebû Manzûre, Sa‘du’l-Karaz (Sa’d b. Âiz).

Diğer taraftan bu devrede mûsikî için önemli bir olay meydana gelmiştir. Mısır Kralı Mukavkıs h. IX. yılda Resûlullah (s.a.)’a iyi niyetini göstermek amacıyla bazı hediyelerle birlikte Mâriye ve Sîrîn adında iki cariye göndermiş, bunlardan Mâriye’yi Peygamberimiz nikâhına almış, Sîrîn’i de şairi Hassan b. Sâbit’e hediye etmiştir. Sesi güzel olan Sîrîn Mısır şarkıları söylemekte, böylelikle şiir ve mûsikî sa¬natı birleşmiş olmaktadır. M. Hamidullah adı geçen Sirîn’in (aslı Şirin ve Farsça) İranlı olduğunu; dolayısıyla mûsikî alanında Arap Yarımadası dışından etkilenmelerin, Sîrîn’in şahsında Fârisî (İran) etkisiyle başladığını ifade etmektedir. Zira o dönemde İslâm Mûsikîsi adı altında Arap Yarımadası’ndaki mûsikî faaliyetleri, sahrâ mûsikîsini andırmakta ve basit formlardan ileri gitmeyen bir bedevî mûsikîsi şeklinde tezahür etmektedir. Kaynaklarda bundan sonraki dönemlerde isimleri geçecek olan bazı şarkıcıların bu şarkıları Sîrîn’den öğrendiklerine dair ifadeler vardır.

Arap müzik tarihçisi H.G. Farmer, Kâtip Çelebi’yi kaynak göstererek Hz. Ali ve Hz. Fâtıma’nın düğününde def çalarak şarkı söyleyen Amr b. Umeyye ed-Damîrî ve Hamza b. Yetîm’den bahseder. Hamza’nın Bilâl-i Habeşî ile Resûlullah’ın huzurunda def çalıp şarkı söylediği rivayetini de ekler. Ayrıca Resûlullah zamanında Baba Sandûk isminde gazvelerde def vurup şarkılar söyleyen Hintli birinden bahsedilmektedir.

Mûsikî enstrümanları da önceki dönemden kalma “def”, “davul”, “kadîb” (taktaka) vb. ritim aletlerine münhasır kalmakta, ayrıca bu dönemde önceden bahsi geçmeyen ve “mizmar” adı verilen düdük, kaval vb. gibi ibtidâî bir üflemeli çalgının bahsi de geçmektedir.

Görüleceği üzere Hz. Peygamber döneminde mûsikî, dönemin şartları çerçevesinde basit bir şekilde icra edilmiştir. Bu konuda önemli olan Rasûlullah’ın (s.a.) mûsikîyi yasaklamamış olması, aksine Kur’ân-ı Kerîm tilavetinde, ezanda, düğünlerde, bayramda, şenliklerde kısacası sosyal hayatın içerisinde kullanması ve teşvik etmesidir. Habîb-i Kibriyâ’nın uygulamaları, İslam dininin sosyal canlılığı, tasavvuf ve tasavvufî düşünce mûsikînin İslam medeniyetiyle paralel olarak yükselmesini sağlamıştır. “İlm-i Şerîf” (yüce ilim) olarak kabul edilen mûsikî bilhassa dînî formlar anlamında zengin bir hale gelmiş; doğumundan ölümüne kadar bir müslümanın hayatının her aşamasında yerini almıştır.

TÜRK DİN MÛSİKÎSİ’NDE HZ. PEYGAMBER KONULU FORMLAR

Hulefâ-yı Râşidîn döneminde yoğunlaşan fetih hareketleri, müslümanların yeni kültür ve medeniyetlerle tanışmasına ortam sağlamıştır. Bu tanışmanın tabii bir sonucu olarak her alanda karşılıklı bir alışveriş söz konusu olmuş ve tabiatıyla mûsikî de bundan nasibini almıştır. Fetih hareketlerinin yoğun olduğu ve birçok millet ve medeniyeti potasında eriten bu bereketli topraklarda icra edilen mûsikîyi Müslümanlar benimsemişler ve bilhassa dînî ritüellerde bu mûsikîyi kullanmaya başlamışlardır. İslamda ibadet tarihine göz atacak olursak, ibadetlerin de toplu veya ferdi olarak merasimleşmeye başlaması fetihlerin başladığı bu tarihlere rastlamaktadır. Zamanla daha profesyonelleşen mûsikî, dînî ay ve günlerin tespiti ve bu günlere has kutlamaların da yapılmasıyla değişik formlarda tezahür etmeye başlamıştır.

Türkler’in İslamiyeti kabulü ve özellikle dînî ritüellere olan hürmet ve sevgileri, mûsikîlerine de yansıyacak ve Türk Din Mûsikîsi adıyla asırlar sonra incelenmeye başlanacak olan büyük bir ilmi sahaya dönüşecektir. Günümüzde hicrî aylar, dînî günler ve geceler çerçevesinde ortaya konulan birçok form vardır. Bilhassa Türkler’in Hz. Peygamber’e (s.a.) olan muhabbetleri, bu mûsikî içerisinde O’nunla ilgili birçok formun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Şimdi bu formları özetle değerlendirmek istiyoruz:

1-MEVLİD
Sözlük anlamı olarak “doğum yeri ve zamanı” anlamına gelen “mevlid”, İslam dünyasında Hz. Peygamber (sav)’in dünyayı teşriflerini ifade etmek için kullanılmaktadır. Türk Edebiyatı’nda ise yazılan 200 kadar mevlid arasında şüphesiz en çok kabul gören ve günümüzde de okunmaya devam eden mevlid, Sultan Yıldırım Bâyezid Han’ın imamı Süleyman Çelebi’nin nazmettiği Vesîletü’n-necât (kurtuluş yolu) isimli manzum eserdir. Süleyman Çelebi hazretleri, bu mevlidi 1409 senesinde yazmıştır. Aslen Emir Sultan’ın müridlerinden olan Süleyman Çelebi’nin mevlidinde tasavvufî işaretler de yer almaktadır ve kaynaklara göre bu mevlidde Aşık Paşa’nın Garibnâme’si ve Mustafa Darir’in Siyer-i Nebî’sinin etkileri hissedilmektedir.

Mevcut bilgiler çerçevesinde mevlidin ilk defa bizzat Süleyman Çelebi ve Sinâneddin Yusuf tarafından bestelenmiş olabileceği söylenmekle birlikte, bir diğer bilgiye göre XVII. yüzyıl bestekarlarından Bursalı Sekban tarafından bestelendiği de ifade edilmektedir. Maalesef günümüze ulaşmayan bu besteler yerine mevlidhanlar asırlardır kulaktan kulağa yayılan şekliyle mevlidi okumaya çalışmaktadırlar. Bir mevlid merasiminde “Âşirhanlar, Mevlidhanlar, Tevşihhanlar ve Duâhanlar” olmak üzere dört grup yer almaktadır. Mevlid bahirleri ve genelde uygulanan makamlar:

Münâcaat veya Tevhid Bahri (Saba, çargâh, dügâh veya şevkutarab).
Nur Bahri (Hicaz).
Velâdet Bahri (Saba, uşşak, hicaz, ısfahan, suznak, mâhur, nişâburek, segâh, nihâvend).
Merhaba Bahri (Uşşak, pençgah, segâh).
Mîrâc Bahri (Hüzzam, suzidil, kürdilihicazkar, eviç, saba, segâh, hicaz).
Münâcat Bahri (Uşşak).

Geleneksel mevlid merasimlerinde kasidehanların bahirler arasında kaside okuduğu bilinmekle birlikte, son zamanlarda bahirlerin ortasında da kaside okunduğu gözlemlenmektedir. Bu anlamda dikkat edilmesi gereken husus; kasidelerin güftelerinin, içinde okunduğu bahrin konusuyla alakalı olması gerektiğidir.

2-SALÂT
Arapça’da dua manasına gelen salâ (salât) dinî mûsikîde Hz. Muhammed’e Allah’tan rahmet ve selâm temennî eden, belli bestesiyle okunan çeşitli güftelere verilen genel addır. Câmi mûsikîsi formları arasında yer alan ve sözleri Arapça olan sâlâlar okundukları yer ve zamana göre sabah salâsı, cenâze salâsı, bayram salâsı, salât-ı ümmiye gibi adlarla anılırlar.

Hz. Peygambere dua etmek mü’minler üzerinde bir vecibedir. Nitekim bu durum şu ayetlerde ifâde edilir: “Allah nîmet ve rahmeti ile melekler de dua ve hizmetleriyle peygambere dâimâ ikram etmektedirler”; “Ey îman edenler, sizler “Allâhümme salli alâ Muhammed, sallallâhü aleyhi ve sellem, esselâmü aleyke yâ eyyühe’n-nebiyyü, essalâtü vesselâmü aleyke yâ resûlallah” gibi duâlarla O’nun üzerine salavat getirin”. Peygamber Efendimiz bir gün şöyle der: “Burnu sürtülsün, burnu sürtülsün, burnu sürtülsün!” Kimin Yâ Rasûlallah?” diye sahâbe sorar. “Adım anılıp da üzerime salavât getirmeyenin” buyurur. Bir başka hadiste de “Kim adım anıldığında üzerime salavât getirirse Allah’ın görevlendirdiği iki melek ona ‘Allah seni affetsin’ der, Allah ve diğer melekler de âmin derler; getirmezse iki melek ‘Allah sana rahmet etmesin’ der, Allah ve melekler de âmin derler.” Yine her duânın evvelinde ve sonunda da salavât getirmek vâciptir.

Çeşitli tarikat ve topluluklarda zikre başlamadan evvel de çeşitli güfte ve bestelerde salât okunur. “Salât-ı Kemâliye” de bunlardan biridir.

A-Bayram ve Cuma Salâsı
Bayram salâsı aynı zamanda Cuma günlerinde de okunur, bu sebeple “bayram ve cuma salâsı” olarak da adlandırılır. Suphi Ezgi tarafından Hatip Zâkirî Hasan Efendi tarafından bestelendiği kaydedilmiş ve Türk Mûsikîsi ve Temcit-Na’t-Salât-Durak adlı kitabında notası yayınlanmıştır. Güftesinin kaynaklarda, Harunürreşid dönemi şairlerinden Behlül-i Dânâ’ya ait olduğu ifade edilmektedir. Beş bölümden oluşur:

1-Yâ Mevlâ Allah
2- Leyse’l-‘ıydü limen lebise’l-cedîd
3- İnneme’l-‘ıydü limen hafe mine’l-va’îd
4- Ve salli ve sellim alâ es’adi ve eşrafi nûri cemi’il-enbiyâi ve’l-mürselîn
5- Ve’l-hamdü lillâhi rabbi’l-‘alemîn

Câmilerde şu şekilde okunur: Müezzinler tarafından hep birlikte “Yâ Mevlâ Allah” dendikten sonra bir müezzin “Leyse’l-‘ıydü” ile başlayan cümleyi okur, ardından hep birlikte “Yâ Mevlâ!…” kısmını okunurdu. “Ve salli ve sellim alâ es’adi ve eşrafi nûri cemi’il-enbiyâi ve’l-mürselîn” ibâresi terennüm edilir ve bunu müezzinlerin “Ve’l-hamdü lillâhi rabbi’l-‘âlemîn” demesi takip ederdi.

B-Cenâze Salâsı
Cenâze Salâsı, ölüm haberinin duyurulması maksadıyla minârelerden okunan salâtü selâm ile cenâzenin kabre götürülüşü esnâsında tertip edilen cenâze alayında ve definden sonra okunan salâ olmak üzere iki çeşittir. Cenâze olduğunu bildirmek için minârelerden okunan salâ Cuma salâsı ile aynı metne dayanır. Cenâze salâsının sonuna ölüm hakkındaki bazı âyetlerin eklendiği ve Cuma salâsından bu şekilde ayırt edildiği de bilinmektedir. Bazı kayıtlar, minârelerde salâ vermenin, belli bir vakti olmayan cenâze namazının kılınacağı zamanı haber vermek için okunduğunu, bu âdetin ilk olarak Mısır’da Fâtımîler zamanında başladığını göstermektedir.

Hüseynî makamındaki bu eserin Mızıkalı Hâfız Yaşar (Okur) ve Eyyûbî Hâfız Ali Rıza’dan (Şengel) derlediği notasını Nazarî ve Amelî Türk Mûsikîsi adlı eserinde Dr. Suphi Ezgi neşretmiş ve kaynak göstermeden bestekârının Hatip Zâkirî Hasan Efendi olduğunu kaydetmiştir. Halil Can ise bu eserin Itrî’ye ait olduğunu belirtmektedir.

Cenâze namazından sonra teşkîl edilen cenâze alayı sırasında okunan salâ ise bir nevi zikir şeklinde ve cemâatin de katılımıyla icra edilir. Altı bölümden oluşur:

1- Lâ ilâhe illallah
2- Vahdehü lâ şerîke lehü velâ nazîra leh
3- Muhammedün eminüllahi hakkan ve sıdkan
4- Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve ‘alâ âli Muhammed
5- Ve salli ve sellim alâ es’adi ve eşrafi nûri cemi’il enbiyâi ve’l-mürselîn
6- Ve’l-hamdü lillâhi rabbi’l-‘alemîn

Bu salâ mevtâ musallâdan alındıktan sonra kabre götürülene kadar yolda cemaatin önünde yürüyen güzel sesli bir okuyucu tarafından yüksek sesle okunur. Kabristanda mevtâ kabre defnedilinceye kadar, yine okuyucu tarafından önderlik edilmek sûretiyle cemaatin de iştirâkiyle okunmaya devam eder. Mevtâ kabre konduktan sonra artık kapatma ve üstü örtülme işlemi başladığında salât kesilir ve Kur’ân-ı Kerîm okunmaya başlar. Kur’ân-ı Kerîm tilâveti, dua ve onu takiben talkın verildikten sonra, tekrar okuyucu ve cemaatin iştirâkiyle bu salâ okunarak mezarlık terk edilir.

C-Salât-ı Ümmiye
Bazılarının Itrî’ye bazılarının ise Hatip Zâkirî Hasan Efendiye atfettikleri bu eserin, Itrî tarafından bestelendiği yaygın görüş olarak kabul edilmiştir. Makamı hakkında da Irak veya Segâh şeklinde ihtilaflar bulunsa da toplumda yaygınlaşmış şekli Segâh makamındaki şeklidir. Bu salât Suphi Ezgi’nin Nazarî ve Amelî Türk Mûsikisi adlı eserinin üçüncü cildinde semâî usûlü ile yazılmış şekilde yer almaktadır. Halil Can ise bu eseri 43 zamanlı Darbeyn usûlüyle ölçmüştür.

3-MİRÂCİYE
Peygamber Efendimiz’in risaletinin 9. Senesinde Recep ayının 27. Gecesi gerçekleşen Mirac hadisesi sadece İslam Tarihinin değil, beşeriyet tarihinin en büyük olaylarından birisidir. Mirac gecesi O, Cenâb-ı Allah’ın izni ve mucizesi olarak Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya, buradan da göğe yükseltilmiştir. Aynı gece Peygamber Efendimiz göklerde birçok olaylar yaşamış ve Cenâb-ı Hak’ın Müslümanlara verdiği müjdeler ve manevi hediyelerle dönmüştür. İşte bu olayların yaşandığı Mirac mûcizesi her sene Recep ayının 27. Gecesi kutlanmış ve hemen bütün Müslüman milletlerin medeniyetlerine edebiyat, mûsikî, minyatür, hat ve kitap sanatları bakımından kuvvetle yansımıştır. XVIII. Yüzyıla kadar mirac gecelerinde Yazıcı Mehmed’in Muhammediyye’si gibi içerisinde mi‘rac bahsi geçen manzum eserler okunmakla birlikte, bu asırdan itibaren Kutbünnâyi Osman Dede’nin hem güftesi hem bestesi kendisine ait olan Miraciye’si okunmaya başlamıştır.

Mehmed Nasuhi Efendi’nin de hazırda bulunduğu bir cemiyette kendisinden mirac geceleri okunmak üzere bir Miraciye yazmasını rica edilen Osman Dede, Mesnevi tarzında yazdığı Miraciye’sini altı bahir ve bir münacata ayırmış ve “hane” adını verdiği bu bahirleri ayrı makamlardan bestelemiştir: 1. Hâne “segâh”, 2. Hâne “müsteâr”, 3. Hâne “dügâh”, 4. Hâne “nevâ”, 5. Hâne “sabâ”, 6. Hâne “hüseynî”, Münâcaat hânesi “nişâbur” şeklindedir. 4. Hâne olan neva bahri XIX. yüzyılın sonlarına doğru unutulmuştur. Hâneler arasında okunan beş tevşihin Arapça olan dört tanesinin güftesi Mehmet Nasûhî Efendi’ye âittir. Sözleri Hz. Mevlânâ’ya âit olan Farsça tek tevşîh ise hüseynî hânesinden önce okunmaktadır. Müsteâr ve nişâbur hânelerinden önce tevşîh okunmaz.

Bu beste Osmanlı coğrafyasında çok beğenilmiş ve zamanla Mirac geceleri okunmak üzere birçok cami ve dini müesseselerde vakfiyeler düzenlenmiştir. Üsküdar Doğancılar’da bulunan Mehmet Nasûhî Camii, yine Üsküdar’da ki Aziz Mahmud Hüdâyî Camii, Kocamustafapaşa’da ki Sünbül Efendi Camii ve Bursa Mahkeme Camii bu tür vakfiyelerin bulunduğu yerlerdir. Son yıllara kadar Miraciye, özellikle İstanbul’da Hopçuzade Şakir Efendi (Şakir Çetiner) ve öğrencileri tarafından okunmakla birlikte, bu zatın vefatından sonra bu gelenek de ortadan kalkmıştır. Bununla birlikte TRT Ankara Radyosu şeflerinden üstad Ahmet Hatiboğlu’nun yönetiminde radyo sanatçıları tarafından Miraciye icra edilmiş olup kaset-CD olarak neşredilmiştir.

Miraciye, mirac gecesinden bir gün önce, mirac gecesi ve bir gün sonra olmak üzere 3 gece okunmaktaydı. Bilhassa yukarıda adı geçen camiiler olmak üzere, kapatılmadan önce Mevlevihaneler ve değişik tekkelerde okunma âdeti vardı. Miraciye okuma geleneğinde; aşirhan, mirachan ve tevşihhanlar olmak üzere icrayı gerçekleştiren üç grup vardır. Haneler kürsüden çoğunlukla iki kişi tarafından nöbetleşe ve karşılıklı okunur. Kürsünün altındaki tevşihhanlar da hâneler arasındaki tevşhleri okurlar ve aynı zamanda “sallû aleyh”, “minnâ salâ” veya “ıkbel yâ mucîb” şeklinde hâne aralarında bazı mukabelelerde bulunurlardır. Hz. Peygamber’in mirac gecesi süt tercihinden dolayı, Miraciye esnasında süt ikram etme geleneği mevcuttur.

4-MUHAMMEDİYYE
Yazıcıoğlu Mehmed (Muhammed) Arapça kaleme aldığı Megâribü’z-zamân li-gurûbi’l-eşyâ‘ fi’l-‘ayn ve’l-‘ıyân adlı eserinin Hz. Peygamber ve ashabıyla ilgili kısımlarını Türkçe olarak yeniden yazmış ve eserine Kitâbü Muhammediyye fî na‘ti seyyidi’l-âlemîn habîbillâhi’l-a’zam Ebi’l-Kâsım Muhammedeni’l-Mustafâ adını vermiştir. Müellif Resûl-i Ekrem’in diliyle aktardığı, “yenile mevlidim çıksın cihâna/ Eğerçi söylenir dehren-fe-dehrâ” beytiyle, na’t diye nitelendirdiği eserinin aynı zamanda mevlid özelliği taşıdığına işaret etmektedir.

Eser tamamen Resûlullâh’ın verdiği ilham ve âdetâ tedris ile yazılmış olup bunu, şu beyitlerde teyit etmektedir; “sana ol vermiş idi bu kitâbı/ pes ilt ona geri işbu kitâbı/ o cümle kâinâtın âfitâbı/ çün emretti bana düzdüm bu kitabı”.

Mevlidden sonra en çok şöhret kazanan eser, Yazıcıoğlu Mehmed’in Muhammediyye’si dir. Muhtelif zamanlarda muhtelif kişiler tarafından bestelenen bu eserin XV. yy da bestelenmiş olması muhtemeldir. XVII. yüzyıldan itibaren bazı sanatkârların “muhammediyyehan” diye isimlendirilmeleri eserin mevlid gibi irticâlen ve beste ile okunduğunu göstermektedir. Tamamıyla şer’î bir mahiyet arz eden bu eser halk arasında da aydın zümre arasında da büyük bir takdirle karşılanmıştır. Muhammediyye’nin halk üzerinde en etkili kısmı “Vefât-ı Muhammed” bahsidir. Muhammediyyehan olarak şöhret bulan isimlerin başında XVII. yüzyılda yaşayan Akbaba imamı Mehmed Zaîfî ve İstanbul Hâfız Şuhûdî Mehmet Efendi gelir.

5-TEVŞİH
Tevşih, bir Türk Din Musiki formu olarak “Hz. Peygamber (sav)’in doğumuna dair medhiyeleri terennüm eden, bilhassa mevlid ve mirâciye bahirleri arasında okunmak üzere bestelenen eserlerdir”. Sözlükte “süslemek” anlamına gelen tevşih kelimesi dini musikimizin en sanatlı formlarından birisi olmuştur. Çoğunlukla devr-i kebir, çenber, zincir gibi büyük usüllerle ölçülmekle beraber sofyan, düyek vb. usüllerle ölçülen tevşihler de bestelenmiştir. Tevşih güfteleri genellikle divan sahibi mutasavvıf şairlerin manzum eserlerinden seçilir. Bilhassa Türkçe olanlar tercih edilmekle beraber Arapça ve Farsça kaleme alınan şiirlerden de bestelenmiş tevşihler bulunmaktadır. Miraciye ve Mevlid bahirleri arasında okunmak üzere bestelenen tevşihlerde, okunan bahirle tevşihin konu ve makam itibarıyla da uyum göstermesi gerekmektedir.

Peygamber efendimizi methetmek için veya miracını anlatmak için yazılan güfteleri bestekârlar âdeta yarışırcasına bestelemişlerdir. Bu sebeple tevşihler dini mûsikî repertuarımızda büyük bir yekun tutarlar. Ayrıca bundan dolayı ilahilerden daha sanatlı eserlerdir. Meselâ güftesi Ömer Rûşenîye ait olan “çün doğup tuttu cihan yüzünü hüsnün güneşi mısraı ile başlayan na’t otuza yakın bestekâr tarafından bestelenmiştir.

6-NA‘T
“Na‘t”, kelime anlamıyla bir kişiyi övmek, medhetmek anlamına gelmekle beraber Türk Din Musikisinde Hz. Peygamber’i övmek, O’ndan şefaat dilemek ve O’nun her halükarda güzel olan vasıflarını ifade etmek amacıyla yazılmış manzum eserlerin bestelendiği musiki formuna isim olmuştur. Na‘tlar Türkçe başta olmak üzere Arapça ve Farsça olarak Hz. Peygamber’le ilgili şiirlerin çeşitli makamlardan bestelenmiş halleridir. Na‘tlar, herhangi bir usülle ölçülmeyen serbest ve genellikle irticâlî bir şekilde okunmaktadır.

Na‘tların camilerde Cuma ve bayram namazlarından önce okunan Kur’an-ı Kerim’in ardından, tekkelerde ise Kelime-i Tevhîd ile İsm-i Celâl arasında okunma âdeti vardı. Herhangi bir ritim ölçeğine tabi olmayan Na‘tlar, serbest bir şekilde, ağırbaşlı ve sanatlı bir üslup içerisinde icra edilirler. Na‘t okuyan kişiye “na‘than” denilir. En meşhur na’t bestelerinden birisi, edebiyatımızda en çok na’t yazan şair Nazîm’in “âftâb-ı subh-i mâ evhâ Habîb-i Kibriyâ/ mâhtâb-ı şâm-ı ev ednâ Habîb-i Kibriyâ” beytiyle başlayan güfteye Niznâm Yusuf Çelebinin yapmış olduğu bestedir. Bu güftede Yusuf Çelebi’den başka birçok bestekâr tarafından bestelenmiştir. Tekke Musikisinde bilhassa Mevlevî ayinlerinden önce okunan ve sözleri Hz. Mevlânâ’ya ait olan na‘t-ı şerîf, Buhurizade Mustafa Itri Efendi tarafından bestelenmiştir ve “Na‘t-ı Mevlânâ” ismiyle bilinmektedir.

7-İLAHİ
Sözlük anlamı itibarıyla “Allah’a ait” anlamına gelen ilahi, Edebiyatımızda ise Allah ve Peygamber sevgisi başta olma üzere dini ve tasavvufi konuları işleyen manzum örneklerine verilen isimdir. Türk edebiyatında nazım türleri belirginleşmeden önce dini muhteva taşıyan her türlü şiire ilâhi denilirken daha sonra tasavvufî temaları işleyen ve Türk Din mûsikîsinin makam ve usulleri ile bestelenerek dini toplantılarda okunan şiirlere ilâhi adı verilmiştir. Bu manzum eserlerin Türk Musikisi çerçevesinde besteli hallerine de “ilahi” adı verilmektedir. Bu anlamda ilâhi kelimesi, “bestelenmiş dini tasavvufî şiir” anlamıyla ilk Evliya Çelebinin eserinde geçmektedir. İlâhiler din dışı Türk mûsikîsindeki şarkı formuna çok benzerler. İlahileri şarkılardan ayıran en önemli fark, sözleri ve melodi yapısıdır. İlahilerin şarkılardan ayrıldığı önemli noktalarda birisi, ilâhilerin şarkılardan farklı olarak büyük usullerle de bestelenmiş olmalarıdır.

İlahiler camii ve tekke ilahileri olarak ikiye ayrılırlar. Camii ilahileri, camilerde yapılan ibadetler arasında veya dini cemiyetlerde okunan eserlerdir ve daha ağır icra edilirler. Tekke ilahileri ise genelde daha canlı ve hareketli eserlerdir. İlahiler aynı zamanda tarikatlara göre de farklılık gösterirler. Tarikatların kendi büyüklerini öven ve bu tarikata mahsus ilâhileri vardır.

Türk Din Musikisini ve formlarını belirleyen ana unsur hicri takvim, dolayısıyla hicri aylardır. Bilhassa bu aylar içerisinde vuku bulan dini olaylar, önemli tarihler, bayramlar ve mübarek geceler dini musikimizi şekillendirmiştir. Aynı şekilde ilahiler de konusu itibarıyla herhangi bir hicri aya nispet edilmiştir. Mesela Hz. Peygamber’in doğumu, özellikleri ve vasıflarını öven ilahiler “Rebiülevvel İlahileri” olarak bilinmiş ve bu aylarda bu ilahilerin okunması adet haline gelmiştir. Muharrem ayında Kerbelâ olayıyla ilgili eserler okunurken, Recep ayında –içerisinde mirac gecesi olması sebebiyle- mirac ile ilgili ilahiler okunurdu. Ramazan ayının ilk on beş gününde “hoş geldin, merhaba yâ şehr-i ramazan” ilahileri okunurken on beşinden sonra ise “elvedâ ya şehr-i sultan” ilahileri okunması gelenek haline gelmiştir. Cemâziyelevvel ve cemâziyelâhir ayları tövbe ve istiğfar zamanı olarak kabul edildiğinden dolayı, güftelerinde bu konuların işlendiği ilâhileri okumak tercih edilmiştir. Şevval, zilkâde ve zilhicce aylarında ise hac farizasının kudsiyyeti ve mukaddes yerlerin özlemini terennüm eden ilâhiler okunur.

Bununla birlikte ilahiler bir müslümanın doğumundan ölümüne kadar yaşadığı her türlü olay ve ortamda kendine yer bulmuştur. Doğum, ölüm, sünnet, düğün, asker uğurlama, anma vb cemiyetlerde ilahiler icra edilmektedir.

8-KASİDE
Kasideler, genellikle birini övmek ve yermek amacıyla yazılan şiirler, daha çok din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılan divan edebiyatı şiirlerdir. Allah’ın varlığını ve birliğini anlatan kasidelere “Tevhid”, Allah’a yalvarmak için yazılan kasidelere “Münacaat”, Hz. Muhammed (s.a.)’i ve din büyüklerini anlatmak için yazılan kasidelere ise “Naat” adı verilmektedir. Aruz vezniyle ölçülen kaside formunda en meşhur şair Nef’i’dir.

Türk Din Musikisinde ise Cenab-ı Allah’a, Hz. Peygamber’e ve din büyüklerine yapılan medhiyeler, onlara gösterilmesi gereken saygıdan ve tasavvufî konulardan bahseden şiirlerin bir kişi tarafından bir makam veya makamlar çerçevesinde serbest bir şekilde irticâlen okunan şeklidir. Gerek camii gerekse tekkelerde en çok tercih edilen kasideler, Hz. Peygamber’ i konu alan kasidelerdir.

9-ŞUĞL
“Şuğl” sözlükte “işler, uğraşlar” manalarına gelmekle birlikte Türk Din Mûsikisinde “Türk Mûsikîsi makam ve usulleriyle bestelenmiş Arapça güfteli ilahilere” verilen isim olmuştur. Tevşihler kadar sanatlı olmaktan uzak, Arapça güfteli ve aynı zamanda güfteleri kolaylıkla anlaşılabilen canlı (hareketli ve kıvrak) eserlerdir. Tekkelerde genellikle zikir esnasında Türkçe ilâhiler okunurken oluşan monoton havayı değiştirmek için arada bir şuğul söylenirdi. Şuğullerin sözlerinin Arapça olması, dervişlerin Hz. Peygamber iklimine daha fazla yaklaşmalarına vesile oluyordu. Şunu önemle belirtmek gerekir ki birçok şuğlün sözleri Hz. Peygamber’le ilgilidir.

10-TARİKAT AYİNLERİ
Hiç ayırım gözetmeksizin bütün tarikat ayinleri Hz. Peygamber’e “salât ü selam”la başlar. Zira onlar için yaratılmışların en şereflisi olan Hz. Muhammed kendi canlarından daha değerlidir. Tarikat âyinlerinin ortak amacı Hz. Muhammed’e ulaşmak ve buradan Allah’a kavuşmaktır.

Her tarîkatin benimsediği zikre (kuudî, kıyâmî, devrânî) göre mûsikîsi de buna uygun bir üslup ve tavırdadır. Ayrıca her tarîkatin tasavvufî düşüncesi âyinine de yansımıştır. Aslında tekkelerdeki mûsikî işlevseldir. Asıl amaç Allah’ı ve Hz. Peygamberi anmaktır. Mûsikî bu zikirleri süslemek ve yürütmek amacı ile kullanılmaktadır.
_______________________________________
(1) Prof. Dr. Ahmet Hakkı Turabi, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Türk Din Musikisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.

KAYNAKLAR
Bekir Sıtkı Sezgin, Dinî Mûsikî Ders Notları.
M. Ekrem Karadeniz, Türk Mûsikîsinin Nazariye Ve Esasları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara.
M. Nazmi Özalp, Türk Mûsikîsi Tarihi, Milli eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 2000.
Mehmet Emin Altıntop, Türk Din Mûsikîsinde Arapça Güfteli İlâhiler (Şuğuller),
Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul 1994.
Mustafa Özdamar, Doğumdan Ölüme Mûsıkî, Kırk Kandil Yayınları, İstanbul, 1997.
Mustafa Uzun, “İlâhi”, DİA, İstanbul 2005, c.XXII, s.66.
Mustafa Uzun, “Mi‘râciye”, DİA, İstanbul 2005, c.XXX, s.135,137.
Mustafa Uzun, “Muhammediyye”, DİA, İstanbul 2005, c.XXX, s.586.
Nuri Özcan “Bayram Salâsı”, DİA, V, s.269.
Nuri Özcan, “XVII. Ve XVII. Yüzyıllarda Osmanlılarda Dînî Mûsikî”, Osmanlı, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, c. X, s. 724.
Ömer Tuğrul İnançer, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c. VII, s. 240.
Ömer Tuğrul İnançer, Osmanlı Tarihinde Sûfilik, Özel Notlar.
Recep Tutal, Türk Din Mûsikîsinde Na’t, Tesbih ve Temcidler, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul 1994.
Sadeddin Nüzhet Ergun, Türk Mûsikîsi Antolojisi, Rıza Koşkun Matbaası, İstanbul 1942.
Suphi Ezgi, Nazarî Amelî Türk Mûsikîsi, İstanbul Konservatuarı Neşriyatı.
Ubeydullah Sezikli, “Türk Müziğinde Hz. Peygamber Sevgisi”, Uluslararası Kültür Coğrafyamızda Hz. Muhammed Sempozyumu, Sakarya 7-8 Mart 2009.
Yazıcıoğlu Mehmed, Muhammediyye (haz. Âmil Çelebioğlu), Tercüman 1001 Temel Eser.
http://www.bilgicik.com/yazi/kaside-nazim-bicimleri/




Hoşgeldiniz