Geleneksel Türk Müziğinin Yasak Tadı… Ayhan Sarı


Toplam Okunma: 17700 | En Son Okunma: 06.04.2020 - 08:55
Kategori: Cevabi Yazılar, Yazarlarımız: A.Sarı

Yıllardır bazı insanlarımız geleneksel Türk müziğinin(GTM) birbuçuk-iki yıl arasında bir süre Radyo’dan yasaklanması konusunu adeta yüzyıl efsanesine dönüştürdüler. Çoğu da gerçekleri araştırmadan, belgeye dayanmadan, birbirinden duymuş, okumuş şekilde yansıttılar. Bu gibi sebeblerle mahzun bir efsane haline getirilmiş bulunan “GTM’nin yasaklanma konusu” bizce artık kabak tadı verse de, kimileri nezdinde lezzeti yıllardır giderek artan “yasak meyve” tadına dönüşmüştür… Çoğunluk Türkiye toplumu gerçeklerden ziyade bu tür dedikodusal söylemlerden daha çok zevk alır hale gelmiş/getirilmiş midir?

Konu üzerine yeni bir şeyler söyleseler biz de faydalansak ama öyle olmuyor… Mevzuyu Temcit pilavı gibi önümüze sürüyor da sürüyorlar.

Nedir bu geleneksel Türk müziği yasaklanma olayının iç yüzü?

Öncelikle yasak tarih periyodunu Murat Bardakçı, Can Dündar gibi (sekiz ay şeklinde) yanlış aktaranların yanlışını düzeltelim:
Sözkonusu yasak 2 kasım 1934 Cuma - (5 Şubat 1936 Çarşamba - 1.aşama) 6 Eylül 1936 pazar tarihleri arasında 1 yıl 10 ay 4 gün sürmüş olup özü şudur:

“Atatürk’ün TBMM’nin 4.Dönem, 4.Toplanma yılını 1 Kasım 1934 günü yaptığı açış konuşmasından esinlenen Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim Tör’ün(1897-1985), bağlı bulunduğu Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’ya(1883-1959) Radyo’dan geleneksel Türk Müziğinin (GTM) yasaklanmasının önermesi üzerine GTM 2 Kasım 1934’de radyo yayınlarından kaldırıldı. 1 yıl, 10 ay, 4 gün sürecek (2 kasım 1934, Cuma-6 Eylül 1936, pazar). olan kararla ilgili olarak Anadolu Ajansı 3 Kasım 1934’de şu haberi geçiyordu:

“Ankara (AA)- Dahiliye Vekaletinin bugün TBMM’de Gazi Hazretlerinin alaturka musiki hakkındaki irşadlarından ilham alarak, bu akşamdan itibaren alaturka musikinin radyo programlarından tamamen kaldırılmasını ve yalnız Garb tekniğiyle bestelenmiş motifleri, milli musiki parçalarımızın Garb tekniğine vakıf sanatkarlar tarafından çalınmasını alakadarlara bildirmiştir.”

Neler yazılmadı ki?…

İşte Can Dündar:
“Paşa (Mustafa Kemal Atatürk) –toplantı halindeki müzik adamlarımıza- Çankaya’dan birkaç seferdir telefon ettiriyor. ‘Musiki inkılâbı ne yoldadır’ diye soruyor”.
Müzisyenler paniklerler. Ellerini çabuk tutmaları lazımdır. İnkılabı o gün, orada kendilerinin yapacağını anlarlar. Sonunda içlerinden birisi “Memlekette tek sesli şarkı söylemeyi yasaklayalım” der.
İlk itiraz eden Cemal Reşit Rey olur:
“Olur mu böyle şey…! Diyelim bir çoban davarlarını otlatırken şarkı söyleyecek olsa ille köye gidip, ikinci bir çoban bulup, ‘Gel birader şu ikinci sesi uydur mu diyecektir?”
Ama bu itirazı kimse dinlemez. Sonunda İçişleri Bakanlığı bir emirle radyoda Türk müziği yayınlanmasını yasaklar.”

* * *

Konuşma anında geçen bu sözler “bir duman varsa istediğin gibi ateş yakabilirsin” şeklinde özetliyebileceğimiz tipik gazeteci mantığıyla örnekleştirilerek geliştirilmiş, Sinan Çetin tarafından konuyu ti’ye alan bir de kısa metrajlı film çekilmiş (Gerekirse Bkz: http://www.youtube.com/watch?v=Bj5A6jnAkM8 ) ve bir kez daha görülmüştür ki yetersiz, belgesiz ve de istediği yandan bakan bilgilerle konu nereden nereye getirilmiştir…

* * *

Popülist gazete, internet ve kimi dergi yazılarında, toplum hayatı içinde hiç sayılabilecek kadar kısa olan sözkonusu yasağın “gelecek bütün müzik hayatımızı etkilediği” şeklinde ima ve yorumlar yapılıyor ki -Toplumların kültürlerini değiştirmede 300 yıl bile yeterli gelmezken- bu kadar kısa bir sürenin müzik hayatımızı etkilediğini düşünmek, sonuç çıkarımı açısından işin kolaycılığına ve dar görüşlülüğüne kaçmaktan başka bir şey değildir.

“Yanlıştır, yerine başka uygulamalar yapılabilirdi. O uygulamalar olmasa Batı müziğiyle o kadar koyu bir şekilde tanışmayabilirdik” veya “1828′de II. Mahmud(Saltanat 1808-1839) neden Türk müziği konservatuarı değil de Batı müziği eğitimi veren Muzıka-y-ı Humayun’u kurdu? Geleneksel Türk müziği’nin(GTM) ve çalgılarının eğitiminin geliştirilmesi yerine neden Batı çalgılarını müziğimize soktu? Yerli GTM hocalarını neden okullulaştırmadı, neden yabancı hocalar getirtti? Mehteri külliyen neden kapattı?..” şeklinde birçok soru ve düşünce üretilebilir.

Dünden bugüne Devlet uygulamalarının kaçta kaçı doğrudur, ne kadarı yanlıştır?.. Bu açıdan bakıldığında tartışılacak birçok şey var iken dönüp dolaşıp müzik yasağına gelmek müziğimize bir fayda sağlamamaktadır.

* * *

Can Dündar(16.07.1995 tarihli http://www.candundar.com.tr/_old/index.php?Did=829 ) adresindeki yazısında:
“Tabii 4 saatte yapılan bu “devrim” geri teper. Halk Hint ve Arap radyolarına hücum eder ve yasak 8 ay sonra ister istemez kaldırılır. Devrimin acelesi vardır ama kültür aceleye gelmez.” demektedir.

Bu tarz düşünce ve sonuç çıkarımları gazetecilerimizin düştüğü en büyük populist yanılsamalardır. Çünkü bu yazılar gazeteci açısından günü kurtarmaya yöneliktir. Tarih ve toplum bilinçlendirilmesi söz konusu olduğunda bu yazarların daha dikkatli davranmaları gerekmektedir.

Murat Bardakçı, Ahmet Say’ın Cumhuriyet Gazetesi’nde(13 Şubat 2011) yayınlanan -tek kişi söylemine dayandırılmış- yazısına (http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=216394 ) cevaben kaleme aldığı yazısında (http://www.haberturk.com/yazarlar/601397-ahmet-beyin-yasagi ) şöyle diyor(16 Şubat 2011 Çarşamba, Haber Türk Gazetesi):

“Alaturka müziğin 1926′da yasaklanması diye birşey sözkonusu değildir, yasak 1935′te gelmiştir. 1926′da alınan ve 1976′ya kadar uygulanan karar ise, okullarda Türk Musikisi öğretimine getirilen yasaktır. Eğitimdeki bu yasaklama, o zamanın gazetelerinde “Alaturka musikiye elvedâ. Resmî müesseselerde alaturka musiki ilga edildi. Artık bu musikiden tarih derslerinde bahsolunacaktır” şeklinde yeralmıştır… Türk Müziği yasağı, Atatürk’ün 1934 Kasım’ında yaptığı Meclis’i açış konuşmasından sonra, 1935 Ocak’ında konmuş ve sekiz ay devam etmiştir.”

Bu yazılarda kaynak da belirtilmemektedir.

* * *

GTM eğitimi 1926 yasaklanmış, 1943’de Hüseyin Saadettin Arel’in İstanbul Belediye Konservatuarı’nın başına geçmesiyle kaldırılmış, radyo yasağı ise Anadolu Ajansı’nın yukarıdaki haberinde belirtildiği gibi 2 kasım 1934 Cuma başlamış, 6 Eylül 1936 pazar günü aşağıda verdiğimiz Riyaset-i Cumhur Fasıl Heyeti üyesi Santuri Zühtü Bardakoğlu ile Ayhan Sarı görüşmesindeki (26 Nisan 1989 Bkz: Ayhan Sarı “Türkiye’de İlk Ney Metodu, Santur Metodu ve Ziya Santur” Dokuz Eylül Üni. Sos. Bil. Ens. Yüksek Lisans Tezi, 1989, İzmir) canlı tanıklığıyla birinci ağızdan sizlere aktardığımız, anlattığımız yaşanım ile sona erdirilmiştir. Özeti budur. Öncesindeki ve sonrasındaki ilgili ayrıntılar aşağıda sunulmuştur.

* * *

Konunun özüne dayanan detayını 1995’de kaleme aldığım “Cumhuriyetimiz ve Geleneksel Türk Sanat Müziği” başlıklı (Orkestra Dergisi Ocak 1995, sayı: 253 ve Kültür Bakanlığı, Sanat Dergisi 1996 sayısında yayınlanan) makalemde kaynaklarıyla dile getirmiştim.
Şimdi o yazımdan diğer yazılarla karşılaştırma yapmanızı sağlayacak hem de ilginizi çekecek bazı alıntılar ve eklemeler yapıyorum:

“ATATÜRK, Alman gazeteci ve yazar Emil Ludwig’e* verdiği demeçte müzikle ilgili olarak şunları söylüyordu:

-Montesqieu’nün “Bir milletin musikicilikteki meyline ehemniyet verilmezse, o milleti ilerletmek mümkün olmaz” sözünü okudum. Tasdik ederim… Bizim müziğimizi geliştirmede Batı gibi 400 yıl beklemeye tahammülümüz yoktur…(Prof. Dr. Gültekin Oransay “Atatürk+Küğ” Yayınları, İzmir, 1985.)”

GTSM’nin ilk yıllarında resmi uygulamalardan dışlanmasının temelinde, metodsuzluğu, notayı kabul etmemesi ve geçen 100 yılın da etkisiyle gerek seslendirimde, gerekse yeni belirlemeye başlayan müzikte popülerleşmenin kısmen de olsa getirdiği bozulmanın yanında, Osmanlı’nın reddi yatıyordu.

Atatürk bütün özel toplantılarında GTSM’yi eksik etmiyordu; ama yine de GTSM’nin ve THM’nin bir bütün olduğu fikri ilk zamanların resmi uygulamalarında rağbet görmüyordu. Tabii ki nedenleri vardı.

Atatürk, “Türk müziğindeki sentez” düşüncesini ve müzikte de bilimselliğin gerekliliğini, hemen her müzikli toplantıda vurguluyor, sanatçılara yaptıkları müzikle ve çalgılarıyla ilgili sorular soruyordu. Saadettin Kaynak (1895-1961) dokuz saat süren bir müzikli toplantıda Ata’nın:

-“Musıki nedir? Şark ve Garp musıkilerinin hangisi bize bu dokuz saati doyumsuz kıldı?” şeklinde bir bir konu açtığını ve konunun bir toplantı havasında görüşüldüğünü belirterek diğer anısını şöyle anlatıyor:

“… Başka bir gece Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan İzzettin Paşa’nın kızının düğününde Atatürk alaturka saz heyeti ile orkestrayı imtihana çekti. Aynı eserin her iki heyet tarafından çalınmasını emretti. Fakat bu kabil olmadı. Daha sonra orkestranın bir zeybek çalmasını istedi. Lakin onların bunu yapamayacağı anlaşıldı. En sonunda saza zeybek, orkestraya da dans havaları çaldırtarak düğünün neşe içinde devamını buyurdular. Selahaddin Pınar ile Safiye Hanım da orada idiler.”

Cemal Reşit Rey (1904-1985) 22 Eylül 1925 tarihindeki Atatürk’le ilgili bir anısını şöyle anlatıyor:

“.. Bizlere gelince; ben piyanonun, arkadaşlarım da hazırlanmış olan nota sehpalarının önüne önüne oturduk. Cesar Franck’ın ‘Quintet’ini çalmaya başladık. Baştakı “ıntroductıon” bitmişti ki Atatürk’ün misafirleriyle sohbete dalması üzerine konserimizi kesmenin münasip olduğunu hissettik. Klasik Batı müziğine karşı alakasının fazla olmadığını o gün anladım. İşte bu sebepledir ki çoksesli müziğin memlekete girmesi konusundaki gayretleri kendisine karşı olan hayranlığımı büsbütün arttırdı. …
Kendisinde hissiyata kapılmadan tarafsız görüşlerin ne derece kuvvetli olduğunu gördüm.”

Bu yıllarda resmi uygulamalar sürerken arayışlar da devam ediyordu. GTSM ise varlığını dernek ve cemiyetlerde sürdürüyordu. Buralarda GTSM’nin ünlü isimleri dersler veriyor, yeni eserler üretiliyor, araştırmalar yapılıyordu. Çoğu İstanbul’da olmak üzere yurdun çeşitli yörelerinde 30’u aşkın dernek ve cemiyet faaliyet gösteriyordu.

Bu arada GTSM’nin belli bir sisteme oturtulması çalışmaları H. Saadettin Arel (1880-1955) ve arkadaşları tarafından sürdürülüyor, denemeler yapılıyordu.

1926 yılında Darülelhan’ın(ezgiler evi) adının “İstanbul Belediye Konservatuvarı”na dönüştürülmesiyle birlikte GTSM eğitiminin yasaklanması, hem GTSM hem de GTSM uğraşanları için ağır bir karar olmuştu.

Yukarda Can Dündar’ın kaynak tarih belirtmeden popülist ve de bilimdışı yaklaşımla aktarıp, amacına göre allayıp pulladığı Türk müziğinin tarihte kaydıdeğer yaşanımının aslı şöyleydi:

Vakıa’yı Cemal Reşid Rey’in ağzından aktarıyoruz:

“Sene 1926. Yaz aylarında Ankara’dan bir davet geldi Da’r ül-elhan Müdürü Musa Süreya Bey’e ve bana. Daveti Maarif Vekili Necati Bey yapıyordu. Maarif Vekaleti bir encümen kurmuş. Sanayii Nefise Encümeni(güzel sanatlar kurultayı). Sanat meselesi görüşülecekti.
Bu encümende kimler vardı?: Reis olarak rahmetli ressam, Güzel Sanatlar Akademisi müdürü Namık İsmail ve burada hoca olan Çallı İbrahim, İstanbul Müzeleri müdürü Halil Etem Bey, İsmail Hakkı Bey, Mimar Kemalettin Bey. Biz Musa Süreyya Bey’le bir layiha (tasarı) hazırladık ve encümene sunduk. Bu tarihi bir lahiyadır. Darülelhan isminin kaldırılması ve onun yerine Konservatuar isminin kullanılmasını, ayrıca Maarif’e bağlı bütün mekteplerde müzik tahsilinin eski tarz usulleriyle yani yegah, düğah, segah ve düm-tek tabirleriyle değil; solmizasyon denilen usulle yani do, re, mi, fa, sol tabirleriyle yapılmasını teklif ettik. Bu teklifimiz kabul edildi ve günden itibaren Darühelhan ismi kalktı ve yerine Konservatuar ismi alındı. Türk müziği tedrisatına son verildi. Onun yerine eski Türk sanat musikimizi notaya almak ve doğru olarak icra etmek üzere bir icra heyeti kuruldu. Bu topluluğun ismi de Türk Müziği İcra Heyeti oldu.(“Kuruluşunun 50.yılında İstanbul Belediyesi Konservatuarı” Hazırlayanlar: Hikmet TONGUR, Orkestra Dergisi Yayınları, İstanbul, 1976, sf.4.)”

Türk müziği eğitiminin yasaklanması kararı birçok resmi ve özel müzik öğretim kuruluşunu etkiliyor; Mildan Niyazi Ayomak (1888-1947) İzmir Musiki Mektebi’nde GTSM eğitimini kaldırarak yalnızca keman, mandolin, piyano gibi Batı müziği dersleriyle yetinmek zorunda kalıyordu.

Tekkeler, özellikle Mevlevi ve Bektaşi Tekkeleri GTSM’nin yaşamasında yüzyıllardır etken olmuşlardır. 30 Kasım 1925’de kapatılmalarına rağmen bu türden yeni örnekler bestelendi ve özel toplantılarda, 1950’den sonra ise halka açık konserlerde seslendirilmeye devam edildi.

Maarif Vekaleti’nin 9 Aralık 1926 günlü yazısıyla Darülelhan’ın İstanbul Belediye Konservatuvarı’na dönüştürülmesi sonucunda kurulan Tasnif ve Tesbit Heyeti’yle birlikte, belki de GTSM’nin bugün bile en önemli eksiği olan müzik araştırmacılığı da kurumlaşmış oluyordu. Önce Rauf Yekta Bey (1875-1935), Muallim İsmail Hakkı Bey (1866-1927) ve Zekaizade Ahmed Irsoy’un (1869-1943) görev aldığı heyete, İsmail Hakkı Bey’in 1927’de vefatı üzerine Ali Rıfat Çağatay (1867-1935) getirildi. 1935’de Heyet’e giren Mesud Cemil (1902-1963) üç yıl görev yaptı. 1950’de Refik Fersan’ın başkan olduğu heyet kuruluşundan O’nun vefatına dek 43 defter ve 250’yi aşkın yaprak nota yayınlandı. Buna benzer çalışmalar daha sonra Ankara ve İstanbul Radyolarında “Repertuar Kurulu” ve Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde “Türk Musikisi Araştırma ve Değerlendirme Komisyonu” gibi kurumlarca sürdürüldü. Bu kurullarda GTSM’ye isim vermiş birçok ünlü isim görev aldı.

İlk Radyo yayınları İstanbul’da 1927, Ankara’da 1928’de başlamıştı. O dönemleri Ruşen Ferit Kam (1902-1981) şöyle anlatıyor:
“… İstanbul Radyosu ilk kurulduğu zaman (1926) yayın yeri Osmaniye’deydi. Otobüslerle giderek çok iptidai bir stüdyo yayın yapardık. Ancak burada çok kalmadık. Kısa bir süre sonra İstanbul Büyük Postane’nin en üst katında işe başladık. Canlı yayın yapılırdı. Her program arasında spiker ‘beş dakika istirahat’ der ve bir metronom çalmaya başlardı. Bu arada işi biten sanatkarlar dışarı çıkar, dışarıda bekleyenler içeri girerdi. En çok yarım saatlik programlar düzenler ve bir sanatkara refakat ederdik. Ayrıca Mesud Cemil’in yönetiminde haftada iki kere ‘Klasik Koro’ yayınları yapardık. Bu koro programında saz olarak Refik Fersan(1893-1965), Kemani Reşad Erer(1899-1940), Kemal Niyazi Seyhun(1885-1967), Vehice Daryal(1908-1970) gibi seçkin isimler vardı.( Yılmaz ÖZTUNA “Türk Musikisi Bestekarları Külliyatı” Hayat Tarihi Mecmuası.)”

Burada şunu rahatça söyleyebiliriz ki radyo ve sonra TRT, geleneksel Türk müziğinin (GTM)yaşamasında ve bu alanda sanatçıların yetişmesi konusunda adeta bir okul görevi görmüştür.

Atatürk’ün aramızdan ayrılışına dek sürekli yakınında bulunan ve Devletin en üst katında GTSM’ni seslendirerek bu konuda katkılar sağlamış -1925 yılında 13 kişiyle kurulmuş olan- Riyaset-i Cumhur Fasıl Heyeti’nde Refik Fersan (tanbur ve şef), Münir Nureddin Selçuk - ses, Hafız Yaşar Okur(1885-1966) - ses, Şevki Algın (ud) ve Zühtü Bardakoğlu–santur(1903-1993) gibi ünlü isimler görev almışlardı.

Atatürk’ün vefatına dek Riyaset-i Cumhur Fasıl Heyeti’nde görev yapan ve hala(1989) Ata’nın yanıbaşında kendi deyimiyle ‘Ata’yı bekleyen’ Santuri Zühtü Bardakoğlu (1903-1993) ile Ayhan Sarı’nın 26 Nisan 1989, Ankara’da yaptığı görüşmede, Bardakoğlu yasağın kaldırılışı hakkındaki anısını şöyle anlatmıştır:

“… Bu yasak çıkınca biz Radyo’ya (Ankara) gidemez olduk. Bursa Milletvekili Dr. Rasim Ferid (Talay)Bey Atatürk’ün yakın arkadaşıydı. Müziği seven insanlardı. Hanımı piyano, kızı tanbur ve viyolonsel çalardı. Bu sıralarda ben Rasim Bey’in kızına ders için evlerine gidiyordum ve ekseri yemeğe de kalırdım. Bu sıralarda Rasim Bey bana dedi ki:

- Bana bando şefi Veli Bey’i (Kanık)(1881-1953) getirir misiniz? Biz Türk musikisi sazlarıyla Garb müziği sazlarından birleşme bir grupla biraz da kontrpuanla bestelenmiş eserleri üretmek ve çalmak ve bunu da Atatürk’e dinletmek istiyoruz. Bunu yapar mısınız?

Çünkü siz her iki tarafı da biliyorsunuz…

Veli bey hem Türk müziğini hem de Garb müziğini iyi biliyordu. Veli Kanık önce kabul etmedi. Ondan sonra orkestranın maestrosuna teklif ettik. Kabul etti ve geldi. Hafif bir armoni uygulamasıyla Garb müziği sazlarından keman, viyolonsel ve bizim sazlarla Benli Hasan Ağa’nın Rast Peşrev ve Saz Semaisini adapte ettik. Biz orada Cumartesi günleri çalışırdık. Mesai bittikten sonra da isteyen gider, isteyen kalırdı. Akşam üstü sofralar kurulur, Türk müziği sazları çalınmaya başlanırdı.

Yine bir hafta sonu çalışma esnasında Atatürk birden bire teşrif buyurdular:

-Geçiyordum, evinizde saz sesleri duydum da bakayım dedim. Rasim Bey ne yapıyor diye?
Tabii ki Ata bilinçli gelmişti. Bize espri yaptılar. Rasim Bey de çalışmaları anlattı: ‘karma bir müzik çıkarmaya çalışıyoruz paşam’ diye.
Atatürk ‘güzel çalışın’ dedi ve bir kahve içtikten sonra:

‘akşamları ne yapıyorsunuz?’ diye sordu. Biz de isteyenlerle yemeğe kaldığımızı, çalıp söylediğimizi belirttik… Ata, haftaya geleceğini söyleyip gitti.

Ertesi hafta Cumartesi gündüz çalıştık. Bu meyanda Tanburacı Osman Pehlivan da(1874-1942) gelmişti. Akşama doğru Atatürk teşrif ettiler. Mutfağını aşçısını herşeyini beraberinde getirmiş bir araba. Biz Ata’nın hoşlanacağı şarkıları çalmaya başladık. O sırada Atatürk Tanburacı Osman Pehlivan’ı dinlemek istedi. Çünkü Osman Pehlivan’ın sazı bizim sazlarla çalmaya müsait değil. Tek başına çalar ve okur. Türkiye’de yayan gezmek suretiyle mahalli ve Rumeli türkülerini toplamış. Sermayesi bundan ibaret.
Atatürk O’nu yanına oturttu ve ‘hadi çal bakalım’ dedi. O da başladı çalmaya. Bir çaldı, iki çaldı ve bir süre sonra Ata vecde geldi. Gözleri dolu dolu olmuştu…

‘Sen bana bu türkülerle annemi hatırlattın’ dedi.

Osman Pehlivan da bunun üzerine:

-Paşam, ben sizin annenizin okuduğu türküleri çaldım. Siz annenizi hatırladınız. Müsaade buyrun, şu vasıtayı (radyoyu) açın da Türk milletine oradan sesleneyim. Onlar da annelerini hatırlasınlar’ deyince Atatürk:

- “Yarın Radyoya git ve türkülerini orada çalmaya başla. Eğer bir şey derlerse ‘burası sizin malınız değil, Türk milletinin malıdır’ dersin. Annesini hatırlamak Türk milletinin de hakkı” cevabını verdi.

Ertesi gün (Geleneksel Türk müziğinin Radyo’da yeniden başlaması tarihi olan 6 Eylül 1936 tarihi Pazar gününe rast gelmektedir. Çalışmalar Cumartesi günleri yapıldığına göre anlatılanların doğruluğu konusunda önemli bir kanıt elde edilmiş oluyor.)
Osman Pehlivan Radyoya gitmiş ve Atütürk’ün emriyle müziğini icra etmiştir. (Aynı olay Riyaset-i Cumhur Fasıl Heyeti üyesi Hafız Yaşar Okur’un anısına dayandırılarak 1943’de Osman Ergin tarafından Türkiye Maarif Tarihi, C 5, fs.1538’de anlatılmıştır.)”

Akşam Gazetesi’ndeki haber şöyledir:
“Radyo Programlarına Milli Havalar Konuluyor – Matbuat Umum Müdürlüğü İstanbul Radyosu programına milli havaların konulması için radyo şirketine bir tezkere göndermiştir. Bu tezkerede, Tamburacı Osman Pehlivan’ın radyoda Türk halk havaları çalması ve söylemesinin muvafık görüldüğü bildirilmiştir. Sanatkar, milli musıki örnekleri vererek ve milli çeşnileriyle halk havaları söyleyecektir. Ancak fasıl ve enderun musikisine temas etmeyecektir.” (05.02.1936)

Böylece geleneksel Türk müziği yayınları yeniden başlamış oluyordu. Zühtü Bardakoğlu Ayhan Sarı’ya anlattığı anılarında o zamanlar yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre Türk müziğinin yasak olduğu zaman içinde Philips firmasının radyo alıcısı cihazlarının satışlarının düştüğünün belirlendiğini ve bu firmanın da yasağın kalkması için müracaatta bulunduğunu söylemektedir.
05 Eylül’de Ankara Radyosu müdürlüğüne Veli Kanık’ın getirilmesiyle geleneksel Türk müziği yayın yasağı tümüyle kaldırılır (6 Eylül 1936). (Oransay sf. 125)

Telsiz Telefon Türk Anonim Şirketi ile Posta Telgraf ve Telefon (PTT) Umum Müdürlüğü arasındaki on yıllık sözleşmenin sona ermesi, İstanbul ve Ankara radyo istasyonlarının devlet eline geçmesi konusu Cumhuriyet Gazetesi’nde şöyle aktarılıyordu:

“İstanbul Radyosu Hükümet Elinde, Nafia Vekaletinin Emrile Dün Şirkete Vaziyet Edildi – İstanbul radyosunu işleten Telsiz Telefon Türk Anonim Şirketi 7 Eylül 1926’da hükümetle mukavele yaparak radyo neşriyatına başlamıştı. On senelik olan bu mukavelenin müddeti pazartesi akşamı bitmektedir. Esasen şirketle hükümet yeni bir mukavele yapmadığı için hükümetin pazartesi günü şirkete vazıyed etmesi bekleniyordu. Fakat dün verilen ani bir emirle Posta Başmüdürü Nazif’in riyaseti altında bir heyet kurulmuş ve heyet İstanbul radyosuna giderek şirketin bütün eşyasına ve neşriyatına vaziyed etmiştir.” (05.09.1936)

Görüldüğü gibi GTM yasağının kaldırılması hususunda Tanburacı Osman Pehlivan ve Riyaset-i Cumhur Orkestrası klarnet sanatçısı Veli Kanık isimleriyle anılan iki aşama sözkonusudur. İki isim de Santuri Zühtü Bardakoğlu’nun Ayhan Sarı’ya anlattığı yaşanımda geçmektedir.

1934’ün sonlarına doğru opera, senfoni gibi müzik türlerinin Türk kimliğine uygun olarak bestelenmesinin ve seslendirilmesinin o zaman için kültürel yapı ve gerçekleşmesi istenen sentez için ülkede yaşayan müziklerin tümünün dikkate alınması gerektiği görüşü Atatürk tarafından yakın çevresine aktarılmaya başlanmıştı.

Bu görüşü Burhan Belge, Atatürk’e dayandırarak 30 Aralık 1934 günü Ulus gazetesinde “Yarı Siyasal” başlıklı köşesinde yayınladı. Bundan başka Falih Rıfkı Atay(1894-1971) ve Ahmet Cevat Emre(1876-1961) de bu görüşe şöyle diyordu:

“1934 yılında yoğunlaşan ve birer atılım niteliğine bürünen dil ve müzik çalışmaları, birkaç aylık kısa bir süre sonunda bu konuda yeterli ön bilgi ve becerilerin birikmemiş, yeterli uzmanların yetişmemiş ve ön hazırlıkların yapılmamış olduğu, ayrıca her iki konudaki devrimlerin takvim ve harf devrimi gibi bir çırpıda yapılamayacağı; başarıyla yürürlüğe konduktan sonra alışılıp sindirilmeleri için yıllarla ölçülecek bir süre gerektiği gerçeklerini ortaya koydu. Bu görüş 1934’ün son günlerinden başlayarak Atatürk’ün de uygun görmesiyle uygulanmaya başlandı(F.R. Atay “Çankaya”, İstanbul, 1969, sf.477.)”

Atatürk’ün özel toplantılarında bulunmuş Ahmet Cevat Emre ise 1956’da yazdığı kitabında bu düşünceleri şöyle dile getiriyordu:

“-Ata’nın –ikişeyden inkılap olmaz. Dilde ve musikide’…

diyeceği zaman çok uzak değildi. Musikimizi de Avrupalılaştırmak istediği ve sonra vazgeçtiği malumdur.( A.E. Emre “Atatürk’ün İnkılap Hedefi ve Tarih Tezi”.)”

Atatürk 1938’de ölmüş, İsmet İnönü iktidarı 1950’de Adnan Menderes’e devretmişti. TRT -1960 İhtilali sonrasında- 1964′de kurulmuş, eski radyo sanatçılarının yanına yeni sanatçılar alınmış, GTM araştırma komisyonları kurulmuş, birçok çalışmalara girişilmiş iken;

GTSM tarihine imzasını atmış Hüseyin Saadettin Arel’in ilk -aynı zamanda son- kuşak öğrencileri gelecek on yıllarda İstanbul kemençesine (H.G. Farmer’in(1882-1965) rebab sınıflamasından kopyalayarak) yaptıkları o garip benzetmenin (Armut) artık lezzeti değişmiş meyvesini toplayacaklardı…




Hoşgeldiniz