Devlet Sanatçısı Prof. Hikmet Şimşek’in(1924-2001) Ayhan Sarı’ya Cevabı… 1995


Toplam Okunma: 1793 | En Son Okunma: 21.07.2017 - 00:20
Kategori: Cevabi Yazılar

Orkestra Dergisi’nin 253. sayısında (1995) sayın Ayhan Sarı’nın “Cumhuriyetimiz ve Geleneksel Türk Sanat Müziği” konulu bir yazısı çıktı. Bu türün yetkin mensubu olduğu anlaşılan sayın Sarı, büyük gerçekçilikle bizim yıllardır belirttiğimiz problemleri, başta “takım tutma” psikozuna kapılmadan tam bir gerçekçilikle tanımlamakta, eksikleri o kesimde az görünür tarafsızlık ve samimiyetle sergilemektedir…

GELENEKSEL MÜZİKLERİMİZİN DURUMU ÜZERİNE(*)
Hikmet ŞİMŞEK (1924-2001)

Orkestra Dergisi’nin 253. sayısında (1995) sayın Ayhan Sarı’nın “Cumhuriyetimiz ve Geleneksel Türk Sanat Müziği” konulu bir yazısı çıktı. Bu türün yetkin mensubu olduğu anlaşılan sayın Sarı, büyük gerçekçilikle bizim yıllardır belirttiğimiz problemleri, başta “takım tutma” psikozuna kapılmadan tam bir gerçekçilikle tanımlamakta, eksikleri o kesimde az görünür tarafsızlık ve samimiyetle sergilemektedir.

Konunun tarihçesini özetledikten sonra, ilk saptamasını şöyle yapıyor 16.sayfanın 3.paragrafında:

“GTSM’nin ilk yıllarda resmi uygulamalardan dışlanmasının temelinde, metotsuzluğu, notayı kabul etmemesi ve geçen 100 yılın da etkisiyle gerek seslendirmede, gerekse yeni belirlemeye başlayan müzikte popülerleşmenin kısmen de olsa getirdiği bozulmanın yanısıra Osmanlının reddi de yatıyordu”…

Buna cevaplarımız şunlardır:
a)
GTM’nin geri kalmasının ana nedeni olan notayı kabul etmemesi, matbaanın 300 yıla yakın süre red edilmesi ile büyük paralellik taşır. Bilim, kültür ve müzik yönünden geri kalmamızın asıl kökeni buradadır. Nota bilmeden tek sesli müzik yapılabilir ama, çoksesli müziğe olanak yoktur. Müzikteki gelişmenin ve ekolleşmenin ana aracı olan metodsuzluk da buradan kaynaklanmaktadır. İcraya gelince: Kim iddia edebilir ki, 300 yıl önce bestelenmiş bir yapıt şimdi aslına uygun olarak seslenmektedir?… (Orkestra Dergisinde çıkan bir yazımda bunu şöyle tanımlıyordum: Batı müziği genelde bütün ses ve ritm kıymetleri ile notayla saptanabilmiştir. Bunun dışında kalan “süslemeler” ise, kesin aydınlığa kavuşmamıştır. Birçokları hala çeşitli ornamantik kitaplarında ayrı şekilde yorumlamaktadır).

b) “Popülerleşmenin getirdiği bozulmaya” gelince: Yazar bunu yumuşatarak “Kısmen” oranına bağlamaktadır. Ancak, bugünkü haline baktığımız zaman, bu oranın çok yüksek olduğu görülmektedir. GTM’lerinin yozlaşması gazino, meyhane ve benzer yerlere girmesi ile başlar. İçkili kafaların, yüksek sesle konuşmanın egemen olduğu ortamda, gerçek müzik yapmaya ve dinleyip sindirmeye olanak var mıdır? Hele dinleyenler “çuşa gelip” birlikte söylemeye başlayınca o icradan hayır kalır mı? İşte, popülerleşme buradan başlayarak GTM’nin kanseri olmuşlar, sanatçılar “gerektiği gibi” değil, “istendiği gibi” seslendirmeye zorlanarak, müziğin ana özelliklerini ekseninden çıkarmışlardır. İlkin TSM’ni kapsayan akım, sonraları halk müziğimizi, hata danslarımızı da içine alarak, yozlaşmayı daha da yaymıştır. Bugün gazino, plak, kaset, CD endüstrisi ile, radyo ve tv yayınlarında astronomik cirolarla ifade edilen durum karşısında, GTM taraftarlarından olması gereken tepkilerin gelmemesi çok acı ve düşündürücüdür.

Biz bu konuları her vesile ile şöyle dile getirdik, ama hiçbir karşılık alamadık: “Geleneksel müziklerimiz hepimizin büyük tarihi değerleridir. Bu konuda ana görevimiz, onları korumak ve asıllarına en uygun şekilde icra edilmelerini sağlamaktır. Yozlaşmakta olan müzik, sizin şekilde sahip çıktığınızı söylediğiniz, ancak esasta hiçbir önlem almadığınız, çözüm üretmediğiniz, niteliği değil, “çok askerimiz olsun” zihniyeti ile yalnız niceliği öngördüğünüz türdür. Gelin, elele verip buna birlikte çözüm arayalım”… Sayısız kez yinelediğim çağrıma hiçbir cevap gelmemesini açıklamaktan utanç duymaktayım.

“Osmanlı’nın reddi” tanımlaması ve bazı alanlardaki nedeni çok tartışma götürür. Akademik konudur. Ancak, yazıda belirtildiği gibi, o zamanlardaki halk müziğimize değer verilmişse, bunun sahiplerinin “osmanlılık”tan soyutlanması anlamına mı gelir? Eğer böyle bir düşünce varsa bu ayrımcılık sosyolojik veriler içinde ayrı tartışma konusu olacaktır.
Daha sonra Atatürk’ün müzik konusundaki bazı düşünce ve uygulamalarından örnek verilmektedir. Yazar genel çizgisi ile bunları belirttikten sonra, tarihi gelişmeleri özetleyerek şu çok önemli tanımlamayı yapmaktadır:
“Şunu rahatça söyleyebiliriz ki, radyolar ve sonra TRT, geleneksel Türk müziğinin yaşamasında ve bu alanda sanatçıların yetişmesinde adeta bir okul görevi görmüştür”.

Bu tanım Cumhuriyet çağında geleneksel müziklerimizin ihmal edildiği haksız savına karşı verilmiş en gerçekçi cevaptır. Çeşitli konuşma ve yazılarımda konuyu şöyle açıklıyordum:

“Evet GTM türlerinde resmi okul kurulamadı. Zira metodu yoktu, ekolü yoktu. Usta-çırak usulü ile yürütülmekteydi eğitim. Devlet, geleneği radyolarda kurduğu eski düzenle sürdürdü.”

Konservatuardan mezun olduktan sonra bir süre solfej öğretmenliği yaptığım çalışmalar, aslında tam bir müzik okulunun özelliklerini içeriyor, hatta şan dersleri opera sanatçıları tarafından veriliyordu (bu konudaki asıl açıklamaları daha sonra Türk Müziği Devlet Konservatuarı bahsinde yapacağım).
23.sayfada yer alan şu iki savın uygulamada gerçekleri yansıtmadığını belirtmek isterim:
1- “Atatürk’ün iki şeyde inkılap olmaz: Dilde ve musikide”.
2- “Musikimizi Avrupalılaştırarak istediği, sonradan vazgeçtiği” sözleri.

Dil ve müzikte devrim, yaratıcı sanatçının dehasına bağlıdır. Atatürk, Dil Kurumunun ve konservatuarın oluşması ile yolu açarak bugünkü sonuçların ortaya çıkmasını sağladı. “Musikimizi Avrupalılaştırmak” istemi ise hiçbir zaman olmamıştır.
Genelde devrimler için “coğrafya”yı değil, çağdaşlaştırmak deyimi ile “zaman”ı hedef almıştır, ileriye atılım yörüngelerinde.

(Bu vesile ile şu acı gerçeğin iki somut örneğini bir kez daha açıklamaktan geçemeyeceğim: GTM’nin skolastiği içinde hapsolmuş sanatçılar ilerlemek için atılım yapmalı büyük çoğunlukla istememişlerdir. Radyoya solfej dersleri verdiğim sırada besteciliğe hevesli gençleri görünce, armoni çalışmaları da katma isteğim üst otorite (!)ler tarafından şiddetle red edilmişti, “musikinin karakterini bozar” gerekçesi ile. 1982-83 yılında Kültür Bakanlığı bestecilerimize yeni yapıtlar ısmarladığı zaman resmen şöyle öneride bulunmuştum: “Otantik çalgılarımız için de oda müziği tarzında yapıtlar bestelensin”. Bu da aynı zihniyetteki kişiler tarafından kabul görmemişti.)
Sayın Ayhan Sarı 25.sayfanın 3.paragrafında, GTSM’ndeki bu tutuculuk tavrını pekiştirdikten sonra, şöyle devam ediyor:
“… amaç, sade korumaydı. Üretime, işlevselliğe yönelik geniş kitlelere seslenebilen düzeyde eserler görülmüyordu artık…. kendisine TSM’ci diyen besteciler baterili, orglu, gitarlı yeni parçalar yapmaya başladılar. Neyin TSM olduğu, neyin olmadığı konusunda belirsizlikler başlamıştı…”

Bu tanım yıllardır süre bir sav’ın iflasının en somut şekilde açıklanmasıdır. GTM otoriteleri şu sözlerle çağdaş - evrensel türdeki yapıtlarımızı “Türk değil” diye hep red etmişlerdi: “Türk müziğinin önemli özelliği makamlarındaki ses aralıklarındadır. Bunu kapsamayan yapıtlar Türk değil, ancak Batı taklitçiliğidir. Biz kuracağımız Türk musikisi konservatuarında bunu sağlayacağız…”

Bu görüş şu nedenle çoktan geçerliliğini kendiliğinden kaybetmişti:
1- Müzik aynı zamanda fiziksel bir olgudur. Bu olguda en önemli husus, sesler arasındaki matematiksel oranlardır. Yıllar süren tartışmalara karşın bu oranlar bile kesinleşmemişken, nasıl olur da ulusal müziğin varlığı böyle temelsiz bir sava oturtulabilirdi? (Bir oktav kimine göre 17. kimine göre 24 aralığa bölünüyor, 40’lara kadar çıkarılıp gerçekten “kırklara” karışıyordu).

2- Piyano, Türk müziğine tanzimattan sonra girmişti, ilkin saraydan başlayarak. Şimdi, onu genellikle birçok topluluğun vazgeçilmez öğesi olmuştur. Sayın Ayhan Sarı’dan başka hiç kimsede buna karşı böyle somut tepki görmedim, her sempozyumda, panelde kaykırıp dikkatleri çektiğim halde… Özel kurumlar için bir şey söylenemez. Ancak uygulamanın resmi radyo, televizyonlarla topluluklara girmesi karşısında itiraz edilebilirdi, eğer bu konuda samimiyet olsaydı…
(Birkaç yıl önce çoksesli çocuk şarkıları konusunda tv 2 kanalında açık oturum yapılmıştı. Bir besteci “gerçek Türk çok sesli müziğinin kendi yapıtları ile doğduğu” savında olup, buna kanıt olarak Devlet Bakanlığı tarafından çıkarılan bir kasetini dinletmişti. Güya Türk makamlarının oluşturduğu şarkıların altında elektronik çalgılarla sağlanmış bir eşlik vardı. Yani altı kaval, üstü şişhane… ne yazık ki, Bakan’ın etkisiyle olacak, bu konudaki sözlerim makaslanarak yayına girmişti. Şimdi de aynı savdan olanlar kol gezmekte ve “otorite (!)lerden hiçbir ses çıkmamaktadır).

Şu tanım acı gerçeğin çok somut göstergesini oluşturmaktadır: “… Üstelik Devlet müzik kurumlarımızdan bazı sanatçılarımızın popülerleşme doğrultusunda çalışmalar yapmak zorunda kalmaları gözlendi…” (“zorunda kalmaları” tanımını yazarın nezaketi olarak algılamak gerek. Ne zorunluluğu kardeşim? Bu tutum müzik ticareti uğruna sanata ihanet etmekten başka ne anlama gelebilir?).

Daha sonra yazar, bu türlerin “eğlence müziği haline dönüştüğünü” vurgulayarak makam ve usullerin “piyasaya uydurulduğu” gerçeğini belirtmektedir. Yazarın, “Gerek GTSM gerek THM’de ayrıntıya inen araştırmalar henüz yapılmamıştır” saptaması ayrı bir gerçeğin acı anlatımıdır.

Zira Türk Musikisi Devlet Konservatuarı kurulurken gerekçelerinden biri de buydu.

Sayın Yazar, 1980’lerden sonra birçok GTSM topluluklarının kurulmasını “altın yıllar” olarak tanımlamaktadır. Geliniz bunlara THM topluluklarını da katarak şu çok acı açıklamaları yapayım, altın yaldızı kazıyarak:

Birkaçının dışında büyük çoğunluğunun ulusal müzik hazinelerimizi katlettiklerini acaba sayın yazar bilmiyor mu?

Birçoğunun kurulmasında sanatsal değil “siyasal” etkilerin egemen olduğunu, koro üyelerini bırakınız, nota bilmeyen şeflerin bile atandığından haberi yok mu? Lütfen bir dolaşıp görsün bu topluluklardan birçoğunun hal-i pür melalini…

Tabii, burada ön planda sorumlunun, herşeyi düzeltip “gerçek çağdaş Türk müziğini yaratacağı” savıyla ortaya çıkan Türk Musikisi Devlet Konservatuarının olması gerekir ki, bunu başka bir yazıya bırakarak ve “takım tutma” endişesinden uzak olarak ilkin başımızı ellerimizin içine alıp, derin derin düşünelim. Zira -tekrarlıyorum- yozlaşan bizim hepimizin ortak tarihi değerlerimizdir.
Not: Şimdiye kadar hiç gündeme gelmemiş olan “Türk müziğindeki temel eksiklik” konusunu daha sonra açıkladığımda asıl yaraya parmak basmış olacağım.

Hikmet Şimşek
______________________________________________
(*) Bu yazı Orkestra Dergisi‘nin Nisan 1995, 256. sayısında yayınlanmıştır.




Hoşgeldiniz