Rauf Yekta Bey’in “1932 Kahire Şark Musikîsi Kongresi”ne dâir notları(*)… -I- İsmail Baha Sürelsan


Toplam Okunma: 1834 | En Son Okunma: 21.10.2017 - 07:21
Kategori: Kongre.simp.panel, Tarih ve Anılar

GEÇEN nüshamızda (1) Rauf Yektâ Bey’in kısa bir biyografisini sunmağa çalışmış ve bu meyanda büyük üstadım Mesûd Cemil ile birlikte, memleketimizi temsilen iştirak etmiş olduğu «1932 Kahire Şark Musikisi Kongresi» ne dâir notlarını ıhtıvâ eden hâtıra defterinin tamamını yayımlamağı düşündüğümüzü de ilâve eylemiştik… Her ne kadar «Musiki ve Nota» nın Ocak 1970 tarihli ve 3 sayılı nüshasında intişâr eden yazıda bu hâtıra defterinden bâzı pasajlar yayımlamış isek de (Bkz:http://www.musikidergisi.net/?p=2503) birkaç paragrafla bu kongre hakkında umûmi bir fikir edinmenin imkânsızlığını da gözönüne alarak, önemli bir târihi vesiyka niteliğindeki bu defterin tamâmını yayımlamanın herhalde isâbetli olacağı kanaatına varmış bulunuyoruz…

Şu husûsu da ayrıca belirtelim ki. Rauf Yektâ Bey’in hâtıra defterini hiçbir sâdeleştirmeğe tâbi tutmadan olduğu gibi yayımlayacağız. Fakat aynen aktarılmasında bir fayda mülâhaza etmediğimiz veyâ Üstâdın özel hayâtına tealluk eden bâzı kısımları ise atlamak yâhud özetlemek suretiyle sütûnlarımıza alacağız.

Diğer taraftan genç kuşaklar için açıklanmasını yararlı bulduğumuz kelime veyâ ibâreleri esas metinde ve parantezler içinde göstereceğimiz gibi, üzerinde biraz tafsilât verilmesinin uygun olacağını düşündüğümüz hususları da ayrıca ilâve edeceğiz.

8 Mart 932 Salı:

“Galata rıhtımından saat on birde vapurumuz kalktı. Vapura kadar teşyi’ (uğurlama) için gelen arkadaşlar, rıhtımdan bizi selametlediler. Hava yağmurlu ve vücûdum biraz terli olduğundan kamarama çekildim, pencereyi açtım. Kamarada benden başka yolcu olmadığına sevindim. Vapurumuzun gayet ağır rıhtımdan ayrılmasını ve yine gayet âheste revişle (çok ağır bir gidişle) Sarayburnu’nu dolaşmasını, küçük penceremden seyrettim. Lodos çok şiddetle esiyordu. Lâkin vapurumuz, cesâmeti (büyüklüğü) sebebiyle, âdetâ dalgaların sarsıntısından çok müteessir olmuyordu (çok etkilenmiyordu). On ikiyi biraz geçerek taâm (yemek) zilini duydum. Yemek salonuna çıkınca, arkadaşım Mesûd Cemil Bey ile refikasını (eşi) sofrada buldum. Yemekler cidden nefis idi. İkinci mevki böyle olursa birinci mevki kim bilir ne kadar enfesdir. Zâten biz, ikinci kamara bileti almış isek de vapurun hareketinden evvel vapura gelmiş olan seracenta Zıyâ Bey bizi, birinci mevki salonunun memuruna göstermiş ve hakkımızda icâb eden sözleri söylemişti.”

Rauf Yektâ Bey verilen yemeklerin çeşitlerini birer birer saydıktan sonra şöyle devâm ediyor:

“Fırtına gittikçe azıtmakta idi. Berin Hanım (Mesûd Cemil’in eşi) çok müteessirdi… Hemen kamarasına yatmağa gitti. Ben Mesûd Bey ile kaldım. Biraz hava almak için göğertenin(güverte) rüzgâr tutmayan bir tarafına çıktık.”

Rauf Yektâ Bey Mesûd Cemil’in de vapurun sallantısına dayanamayarak rahatsızlandığını ve onun da kamarasına gittiğini anlattıktan sonra:

“Ben yalnız kalınca buraya kadar olan satırları yazdım. Saat 14.50″ diyor ve müteâkıben saat yediye kadar salonda oturduğunu, ikindi kahvaltısı ile akşam yemeği hakkında da tafsilât verdikten sonra yattığını söylüyor.

9 Mart 932 Çarşamba - İzmir’de :

“Sabahleyin yedide kalktım Etrafımızda, nereleri olduğunu bilmediğim yerler görünüyordu. Salona çıktım. Mesûd Bey henüz kakmamış; pek erken kalkan Berin Hanım. yolculardan üç dört hanımla oturmuş konuşuyordu. Sekizde Mesûd Bey kalkmıştı. O da kahvaltısını yaptıktan sonra göğerteye çıktık.
Nihâyet saat onda vapurumuz rıhtıma yanaştı. Cemal Bey (İzmirli udi, neyzen ve bestekâr şeyh Cemal Efendi: 1873 - 1946) bir sandal ile vapura geldi. Eskiden tanıdığım musikişinas Doktor Osman Şükrü Bey (Bestekâr Doktor O. Şükrü Şenozan 1874-1964) vardı ki O da vapura gelmişti. Biraz oturduktan sonra birlikte çıktık. Doktor, bir saat kadar benimle görüşmek istiyordu. Ondörtte evine uğrayacağımızı söyleyerek ayrıldık. Doğruca Cemal Bey in evine gittik. Cümlesini âfiyette bulduk, Yirmibir günlük yeni yavruyu sevdim, okşadım. Bir-iki saat konuşduktan sonra Doktorun evine uğradık ve nihâyet Cemal Bey ile birlikte vapur iskelesine geldik Bir sandala binerek ve veda ederek vapura avdet ettim…
Mesûd ila zevcesi de izmir’e çıkmışlardı. Pire’ye gitmek için birçok koyun ve kuzu gelmiş ve vapura yükletilmeğe başlamıştı. Vapur, saat on yedide kakacak iken bunların tahmili (yükletilmesi) uzadığından dolayı ancak on dokuzda kalkabildi.”

Rauf Yektâ Bey burada. Mesûd Cemil ile eşinin, öğle yemeğini İzmir’de yediklerini ve vapurda verilen akşam yemeğini anlattıktan sonra şöyle devâm ediyor:

«Sabahleyin kalktığım vakit, saatin sekiz olduğunu hayretle gördüm. Yunanistan sâhillerı uzaktan görünmeğe başlamıştı. Bizim arkadaşlar hâlâ uyumakta idiler.

10 Mart 932 Perşembe

“Kahvaltımı ettikten sonra birinci mevki tarafına geçmiş ve hava güneşli ve oldukça sıcak olduğundan göğerteye çıkmıştım. Saate baktım; 10′u çeyrek geçiyor. Bir saate kadar Pire’ye varacakmışız…
Tuhaf bir tesâdüf: vaktiyle Dârülbedâyi’in Hey’et-i idâresinde (Yönetim Kurulunda) bir müddet bulunduğum sırada oradaki âzâdan biri de Hüseyin Câhid (H. Câhid Yalçın: 1874 1957) in kardeşi Doktor Hüseyin Suad (Servet-i Fünûn şâirlerinden olup piyesleri de bulunan Doktor H. Suad Yalçın: 1870-1942) idi. Bu zât şimdi tekaüd olmuş ve bizim geminin doktorluğuna tâyin edilmiş. Bıyıkları matruş (tıraş edilmiş) ve aradan birçok zaman geçtiği için ben onu hiç tanıyamadım. O zamanlar sarı bıyıklı bir adam idi. Şimdi bıyıksız, renksiz bir akbaba olmuş!.. Mesûd ile tanıştıkları için görüştük. O da beni tanıyamamış.”

“Pire’nin civar sâhilleri görünmeğe başladı. Vapurumuz ancak onbir buçukta Pire rıhtımına yanaştı. Pire Limanı çok kalabalık, uzun ve oldukça geniş. Bizim İstanbul Halicine benziyor … Her vakitkinden biraz geç olarak, ancak saat birde, yemeğe oturduk. Yemekten sonra arkadaşlarla Pire’ye çıktım… Sorarak postahâneyi bulduk. Mesûd arkadaşlarına birer kart yazıp gönderdi… Üçümüz bir yerde (Rauf Yektâ Bey, Mesûd Cemil ve Berin Hanım) bir resim aldırdık. Aklımız vapurda olduğundan hemen avdet ettik. Hâlbuki vapur, gece ondokuzda kalktı.

Akşam yemeğinden evvel, on dokuz buçukta birinci mevki salonuna giderek ilk defâ radyoyu dinledik. Cennet Hanım okumağa başladı. Ruşen Ferid’in (Rûşen Kam), geçen seneden kulağımızın alışkın olduğu sesini işitince insan ne kadar mütehassis oluyor. Girid adası açıklarına doğru yol alırken istanbul’u dinlemek, insana hayret veriyor .”

Akşam yemeğinden evvel, on dokuz buçukta. birinci mevki salonuna giderek ilk defâ radyoyu dinledik Cennet Hanım okumağa başladı. Ruşen Feridın (Rûşen Kam), geçen seneden kulağımızın alışkın olduğu sesini işitince insan ne kadar mütehassis oluyor. Girid adası açıklarına doğru yol alırken istanbul’u dinlemek, insana hayret veriyor.”

Rauf Yektâ Bey “bu akşam yemeğimiz çok mükemmeldi” diyerek bir taraftan yemek çeşitlerini sıralıyor, diğer taraftan da vapurun sallanması arttığından dolayı arkadaşlarının rahatsızlandıklarını hikâye ederek şöyle devâm ediyor:

“Hamd olsun beni hiç deniz tutmuyor. Filhakıyka (gerçekten) şu dakıykada - ki saat 22 ye gelmektedir - koca Ege vapuru şiddetle sarsılmakta ve iki tarafa yalpalar vurmaktadır. Bu gece ben de erken yatacağım Bakalım sabaha kadar bu hâl devâm edecek mi, artacak mı, eksilecek mi?.   Zâten Ali Rıfat Bey (bestekâr Ali Rifat Çağatay : 1867-1935) söylemişti; Pire ila İskenderiye arası herhâlde fırtınalı olurmuş…”

11 Mart 932 Cuma - Girid açıklarında:

“Bu gece hatırı sayılır bir fırtına vardı… Sabahleyin saat yedide kalktığım vakit, denizi biraz hafiflemiş buldum… Bizim arkadaşlar sabah kahvaltısına çıkmadılar… Saat ona doğru, sağ tarafımızda gayet uzaktan bir takım dağlar görünmeğe başladı. Sordum . Girid adası olduğunu söylediler. Öğle yemeğinde biraz ihtiyatlı davrandım… Bizim arkadaşlar kamaralarından çıkamadılar… Hava gittikçe sâkinledi. İkindi vaktinden sonra büsbütün durdu. Artık dört tarafımızda hiç kara parçası görünmüyordu. (akşam yemeğinden sonra) Kahvemizi içtikten sonra birinci mevki salonuna giderek telsizde Habibe Monla’nın Arzuhalci ile muhâveresini (karşılıklı konuşmasını) dinledik. Bundan sonra da Mesûd Bey geminin orkestrasına iştirâk ederek güzel parçalar çaldılar. Saat yirmi iki buçuğa kadar orada hoş bir vakit geçirdik ve nihayet yirmi üçte kamaralarımıza çekildik. Hava çok sâkin idi.”

12 Mart 932 Cumartesi - Ege vapurunda:

“Sabahleyin yedide kalktım. Nihâyet saat 10′a doğru uzaktan bir kara göründü. İskenderiye sevâhilinde (sâhillerinde) ve bütün Hıtta-ı Mısriye’de (bütün Mısır ülkesinde) dağ olmadığından kara pek uzaktan görülmüyor. Birden bire, yâni karaya yaklaştıktan sonra meydana çıkıyor. Elhâsıl (sözün kısası) onbirde İskenderiye Limanının medhaline vâsıl olduk (ulaştık) … Saat ikiye gelmişdi ki İskenderiye’ye çıktık. Gümrükten otomobillerimizle istasyona yollandık. İstasyon epeyce uzak… Tiren, saat 16.15 de hareket etti. Yollar pek güzel. Her iki taraf zümrüd gibi yeşil, Bir karış ekilmemiş yer yok. Hep Nil’den açılmış kanallarla arâzi sulanmaktadır. Saat on dokuza doğru Kahire’ye vâsıl olduk. Gideceğimiz Glorya otelinin bir adamını bulduk. Eşyâlarımızı ona teslim ederek bir arabaya bindik. Aman yâ Rabbi! ne güzel sokaklar! Entarili ve fesli arablar olmasa kendimi Paris’de veyâ Londra’da zannedecektim.”

Rauf Yektâ Bey burada her bakımdan pek de memnun kalmadıkları akşam yemeği faslını hikâye ettikten sonra, otele döndüklerini kaydediyor ve “acele ile bu satırları yazıp, yatağıma uzandım” diyor.

Gelecek nüshada da. 13 Mart 1932 târihinden itibâren “Kahire Şark musikisi kongresi” notlarına devâm edeceğiz. İsmail Baha Sürelsan
________________________________
(*) Musiki Dergisi için yayına hazırlayan: Ayhan Sarı
(1) Musiki ve Nota Dergisi (Avni Anıl), Yayın Yönetim Adresi: Molla Fenari Sok. No:43, İnan İşhanı K.2 Cağaloğlu/İstanbul, Sayı: 28, Şubat 1972, Dizgi: Latin Matbaası, Baskı: Kral Matbaası




Hoşgeldiniz