Rauf Yektâ Bey’in “1932 Kahire Şark Musikîsi Kongresi”ne dâir notları… IV


Toplam Okunma: 1614 | En Son Okunma: 17.11.2017 - 01:10
Kategori: Kongre.simp.panel, Tarih ve Anılar

Geçen yazılarımızda, Rauf Yekta Bey’in «1932 Kahire Şark Musikisi Kongresi» ne dâir notlarını ihtiva eden hâtıra defterinin 14. 15. 16. 17 ve 18 Mart 1932 günlerine âid satırlarını aktarmıştık. Büyük üstâdın nâdide bir başka fotoğrafı ile bezemiş olduğumuz bu yazımızda da 19 Mart 1932 târihinden itibâren devâm ediyoruz…(*)

Rauf Yektâ Bey’in “1932 Kahire Şark Musikîsi Kongresi”ne dâir notları… IV İsmail Baha Sürelsan

19 Mart 932 - Cumartesi:

«Bugün biraz geç uyandım. Alelacele bir çay içip dokuzda «Nâdi» ye gittim. Reisi olduğum komisyonun işlerine henüz çokluk bakılamadığı için ve önümüzde ancak on gün kaldığından, kabl-ez zahr (öğleden evvel) bire kadar ve öğleden sonra dörtten sekize kadar çalıştık.

Bu akşam «Nâdi» de Evvelâ «CEZAYİR» musiki heyetini ve sonra «Nâdi» heyetini ve daha sonra «Nâdi» talebelerinin «Orkestra» dedikleri konserlerini dinledik.
Otele geldiğimiz vakit saat beş olmuştu. Anlaşılıyor ki her akşam «Nâdi» de bir konser verilecek ve biz de dâvetli olacağız. Asıl dinlenecek takım, bihassa Bağdad’dan celb edilen heyettir. Bakalım onları da ne vakit dinleyeceğiz?

Fas, Tunus, Cezâyir hey’etlerinin Arab musikisinin çok geri kalmış şûbeleri olduğunu bu münâsebetle anladım. «Nâdi» deki gece konserleri bize, bütün Arab dünyâsının musikisi hakkında bir vermesi itibarıyle fena olmuyorsa da benim asıl zevkyâb (zevk bulduğum) olduğum piyasa takımlarına istediğim kadar ve belki de her gece devâm etmekliğime mâni olduğundan dolayı biraz da canımı sıkmıyor değil.»

20 Mart.932 - Pazar :

«Hamd olsun, bugün tamamıyla tatilimiz var. Çocuk gibi seviniyorum. Kaç gündür o kadar yorulmuştum ki, târif edemem.Bu günümüzü nasıl geçireceğimizi, bakalım bizim arkadaşlar kalksın da, görüşüp kararlaştıracağım. Onlar kalkıncaya kadar, İstanbul’a ikinci mektubumu yazıp postaya gönderdim.

Bugün Kahire civârındaki hayvânât bahçesine bir kere deha gidip, görmediğimiz kısımlarını gezmeğe ve yanımıza yiyecek peynir vesâire alıp orada yemeğe karar verdik. Bahçenin kapıcıları elimizdeki paketleri görünce «Bahçede yemek yenilemez, lokanta var; orada istediğinizi bulursunuz; bu paketleri burada bize bırakınız » dediler. Diğer taraftan birisi bize Arabca birşeyler söylemeğe başladı. Biraz anladım :

0 civarda bir de «Nebâtât bahçesi» varmış; «oraya gidiniz» demekte idi. O bahçe, dünyâda mevcûd her türlü eşcâr (ağaçlar) ve nebâtâtın (bitkilerin) nümûnelerı yetişen, nihâyeti yok denilecek derecede bir bahçe… Herkes bir kanapaye yâhud bir ağaç altına oturmuş; kahvaltı etmekteydi. Biz de bir ağacın gölgesine ve çemenler üzerine oturup yemeğimizi yedik. Bu gün iIk defâ sokakta gördüğümüz gâyet büyük ve altı kuruşa satılan Yafa portakallarından da bir tane yiyince keyfimiz tamam oldu. Orada, bir-iki enstantane resim çekdik. Sonra tekrar hayvanat bahçesine gittik.»

Rauf Yektâ Bey, hayvânât bahçesinde gördükleri ilginç şeyleri ve orada nasıl vakit geçirdiklerini anlattıktan sonra, notlarına şöyle devâm ediyor:

«Bu akşam «Nâdi» de bize Haleb’de kullanılan bir raks seyrettirdiler. Biri muallimleri, diğer üçü talebeleri olmak üzere dört kişi gâyet latif Arab elbiseleri giymişler; sahneye çıktılar. Bir Arab çalgı takımı, bu raksa mahsus havayı çalıyordu. Bu raks, rivâyete göre, Abbâsiler zamanında müstamel imiş, (kullanılıyormuş). Sonradan Haleb’lilerden biri meydana çıkarmış. Sağ ayak ile (düm) ve sol ayak ile de (tek) vuruluyor ve gâyet muntazam oluyordu.

Bunlardan sonra, yine Cezâyir musikişinaslarını dinledik. Tiyatroda Kahire Türk kolonisi reisi Doktor Râsih Bey ile görüştük.

21 Mart 932 - Pazartesi :

«Öğleye kadar «Nâdi» de çalıştık. Saat dörtte, şimdiye kadar bir türlü ziyâretine gitmeğe vakit bulamadığımız Tür Sefarethanesine gittikse de hiç kimseyi bulamadık. Mehmed Ali Paşa yemeğe çıkmışsa da henüz gelmemiş. Bizim de beklemeğe vaktimiz yoktu. Bir kart bırakarak “Nadi”ye gittik.

Bu akşam Kahire’nin en zengin ve kadim kıtbi eşrafından ve musikişinaslarından Yusuf   ….   tarafından tabirleri vechile, kendi sarayında Kongre azasına mükellef bir çay verildi. Biz de gittik. Gece “Nadi”de kendi saz heyetleri tarafından verilen konseri dinledik.

22 Mart 932 - Salı :

«Sabahleyin münhasıran (özellikle), yedi komisyonun reıslerinden mürekkeb (bileşik) bir içtima yaptık. Ben de bulundum. Bazı kararlar ittihâz ettik.

Öğleden sonra bermutad, komisyonlarımızda çalıştık. İşlerimiz o kadar çok ki, bir kısmını otele getirmeye mecbûr oluyorum. Adeta her gece ancak dört beş saat uyuyabiliyorum.

Öğleden sonra «Nadi» ye gitmiş ve kendi komisyonumuzda çalışmağa başlamıştım. Üç-dört oda yukarıdaki komisyonun tarafından öyle bir gürültü işitilmeğe başladı ki. …ler geldi zannettim. Bir de gideyim ki, ortada, başları kırmızı bir bornozla Örtülü (erkekler) muttasıl (hiç durmadan) tepiniyor ve beş-altı kadın da ellerindeki deflen ve darbukaları müthiş bir tarraka (gürültü) ile çalarak bir nevi şarkılar söylüyorlar. Bunlar, buranın «cincileri» imiş. Bazı ruhani hastalıklara tutulanlar bunları çağırır ve böyle gürültüler yaptırarak kendisine musallat olan cinlerden, şeytanlardan kurtulurmuş!..

Memleketin her halini bize göstermek isteyen «Nadi», bugün de bunları çağırmış! Ortada tepinen kızların birisi nihayet kendinden geçti; yere yuvarlandı, yüzüne su serperek uyandırdılar, bu gürültülü ahenk de nihayet buldu. Sonra bunlara bir de oyun oynattılar. Bir kısmı çalıyor; bir kısmı oynuyordu. Raksları hakikaten mahirane (ustaca) idi.

Bu akşam «Nadi” de, fevkalade muretteb (olağanustü tertib olunmuş) bir sürprize şahid olduk. Biz, konser var diyerek, bermutad yemekten sonra «Nadi» ye gitmiştik. Tiyatro salonunda otururken perde açıldı: İki erkek birbirine telaşla soruyorlardı «Gelin Hanım nerede kaldı?.» (diye). Bu, damadın babası imiş. Kızın babası da «şimdi gelirler» diyor. O esnada bir de bakalım ki, perdenin arkasından bir alay süslü kadınlar, ellerinde defler, şarkı söyleyerek sahneye çıktılar. Arkalarında talk ve esvablı (elbiseli) birgelin hanım iki kızın kolları arasında yavaş yavaş ilerliyor. Bu esnada okunan şarkılar, hep izdivac cemiyyetlerinde (düğünlerde) okunmağa mahsus şarkılar imiş. Sahneyi, o alay ile birlikte bir kere devrettikten (etrafını dolaştıktan) sonra Gelin Hanım köşesine oturdu. Şarkılar devam ediyordu. O esnada tiyatro salonunun medhal kapısı (giriş kapısı) tarafından, beş-altı Mısır zurnası, birkaç çifte nara. bir alay delikanlı çocuklar, ellerinde birer şem’a (mumlu, yanan fitil) (olduğu halde) veyahud çiçek demetleri (olduğu halde) aralarına Güveyi almışlar, bir kıyamet velvele (gürültü, yaygara) içinde salona girmezler mi?.. Bizler, artık ellerimizi çırpmağa başlamıştık. Tiyatronun ortasından geçerek yan kapısından sahneye çıktılar. Güvey’i, gelinin yanındaki iskemleye oturttular. O sırada defçi kadınlar yine bir şarkıya başladılar. Bu şarkı da izdivac cemiyetlerinde bu esnada mutlaka okumurmuş. Biraz sonra zevc ve zevce alay ile sahneyi terk ettiler. Bu türlü “güvey koymak merasimi” elan(hala) Mısırda cari (yürürlükte) imiş. Doğrusu çok eğlenceli bir şey oldu. Bunun hitamında (sonunda) Cezayir sazendelerini dinledik ve ben de sıkıldığımdan ve yorgunluktan dolayı olmalı ki mükemmel uyumuşum. Anlamadığı bir musikinin insana uyku verdiğini bir defa daha tasdik ettim.

23 Mart 932 - Çarşamba

“Sabahleyin bermutad Nadi’de çalıştık. Mesud Bey Almanlarla bir Kıbti kilisesini ziyarete gitmiş olduğundan öğle yemeğinde birleşemedik ve ben de bu fırsattan istifade ederek Fuad Muratıb bey ile gittiğimiz Arab lokantasına gittim. Her zaman yemek yediğimiz lokantanın pek alafranga yemeklerinden bıktığımdan, burası bana daha iyi geldi ama biraz uzak.
Öğleden sonra dörtten yedibuçuğa kadar Nadi’de benim komisyonumun teraküm etmiş (birikmiş)olan birçok işlerini çıkarmak için uğraştım.
Gece verilen konserde Bagğdad’dan getirilmiş olana saz takımını dinledik. Şekl-i kadiminde (eski biçiminde) bir rebab, bir ud, bizim eski alaturka bir santur, kaanun, bir darbuka, bir de Arab definden mürekkeb olan bu saz heyeti çok mütecanis(homojen) bir takım halinde bize kendi şarkılarını söylediler. Başlarına Acem kalpağı ile şapkanın arasında bir serpuş giymişlerdi. Bu Irak Krallığı’nın resmi serpuşu imiş. Çaldıkları musiki Arab ve Acem musikileri arasında mamafih daha ziyade Acem musikisine benzer bir musiki idi. İçlerinde bir serhanende vardı ki çok muvaffak oldu, alkışlandı.

Bunlardan sonra, burada «Keman’ın Kralı» namiyle meşhûr olan «Sami Ş….. » (İkinci adı okunamadı) Efendi’nin — yalnız kemanla — sahnede konserini dinledik Arab tarzındaki kemanı çok alkışlandı.
Son kısımda tekrar Irak çalgıcılarını dinledik. Bu gece salon o kadar dolmuşdu ki, girdiğim vakit ayakta kalmış, bir kanara çekilmiş, ayakta dinlemeğe mecbur olmuştum. Bir müddet sonra, uzaktan beni gören katib-i umumi «H… Bey» (ismi okunamadı) koşarak yanıma gelmiş ve tanıdığı bir adamı yerinden kaldırarak beni bir koltuğa oturtmuştu. Bunun için olmalı ki, konserin hitamında bir zat sahneye çıkarak. davetname almayan zevatın gelmemelerini reca etti!.

24 Mart 932 - Perşembe

“Bu gün «Nadi» de öğleye kadar, reisler komisyonunda çalıştım. Akşam ictimaında musiki perdeleri komisyonunun, yapılan tecrübeler neticesinde hasıl olan kanaate göre, Rahib Collengettes tarafından yazılmış olan raporunun kıraetinde (okunmasında) bulundum. Raporda, verilen karardan dolayı sevincime payan (son) yoktu.

Bugüne kader uğraştığım Nahas ve Emil Urben namındaki herifler üzerine öyle parlak bir galebe (üstünlük) kazanmıştım ki, tarif edemem. Çektiğim bütün zahmetleri unuttum. Bu heriflerin birisi, zâten ictimada bulunma cesaret edememişti. Nahas da, netice belli olmağa başlayınca ziyadesine tehammülü kalmayarak yarıda sıvıştı, gitti… »

Rauf Yekta Bey’in bugüne aid (24 Mart 1932) notlarının mâbâdine gelecek nüshada devam edeceğiz.(**)

İsmail Baha Sürelsan
________________________________________________
(*) Musiki Dergisi için yayına hazırlayan: Ayhan Sarı
(**) Ana kaynak önceki yazılarda mevcuttur




Hoşgeldiniz