Saadettin Kaynak ve “Yanık Ömer” …


Toplam Okunma: 1959 | En Son Okunma: 27.04.2017 - 20:06
Kategori: Değerlerimiz, Röportajlar, Tarih ve Anılar

Saadettin Kaynak, Sultanahmet Camii imamı iken 1953 senesinde geçirdiği felç ardından 1961′de de vefat etmiştir. Atatürk’ün meclislerinde ve sonrasında Kurtuluş Savaşı askerimizi anlatan o meşhur şarkısı “Yanık Ömer”in bestelenme öyküsünü  çoğumuz merak bile etmemiş, sözlerdeki manasıyla özdeşleştirmişizdir. Ya şarkının gerçek hikayesi?.. Aksiyon Dergisi’nden Cemal Kalyoncu’nun müzik tarihimize ışık tutacak, İş Bankası’ndan emekli Ömer Feyyaz Kaynak ile yaptığı röportajdan kesitler:

Saadettin Kaynak 1926′da evlendi. 1927′de Emine Cavidan, 1929′da Ali Yavuz, 1931′de Ömer Feyyaz ve 1938′de Mustafa Günaydın doğdu.

* * * *

Aksiyon Dergisi’nden Cemal Kalyoncu’nun Ömer Feyyaz Kaynak ile yaptığı röportajdan kesitler:
–
Cemal Kalyoncu: Yanık Ömer neyi anlatıyor?

Ömer Feyyaz Kaynak: Babam benim için yapmıştı onu. İşte bir yanma hadisesi geçti başımdan, bir şeye ayağım takıldı ve boynum yandı. Babam akşam eve gelince, beni ‘Yanık Ömer’ diyerek avuturken öyle bir ilham gelmiş, nasıl olmuşsa… Zaten hepimiz için bir şarkısı vardı onun.

–C.K. : Dedeniz padişahın huzur hocalarındandı değil mi?

Ö.F.K. : Evet, dedem huzur—u hümayun hocalarındandı. Sonra bugün temyiz mahkemesi gibi olan mahkeme üyeliği yapmıştı. Dedem öldüğünde babam 10 yaşında imiş. Hatta dedem vefat ettiğinde, o zaman Gülcemal Vapuru vardı, bu vapurla memleketine defnedilmek üzere gönderilmiş, padişah fermanıyla. Öyle der, anlatırlardı.

– C.K. : Babanızın hikayesini bir de sizden dinleyelim…

İşte 10 yaşında hafız olmuş. Babası hafızlık cemiyetinde bulunmuş. Babam, babasının kendisi için ‘Çok güçlü bir hafız olacak’ dediğini söylerdi. Hakikaten son nefesine kadar da hafızlığını kaybetmemişti. Numune Hastanesi’nde cuma namazından çok az bir zaman evvel vefat etti. Talebeleri gelmişti, onlara yüksek sesle Kur’an okutturdu. İkisinin de hatasını buldu, birkaç dakika sonra da öldü.

– C.K. : Atatürk’ün sürekli yanına çağırdığı oluyormuş babanızı. Onlarla ilgili bir şeyler hatırlıyor musunuz?

Tabii tabii. Ben hayal meyal hatırlarım. Fatih’te Bingöl Apartmanı’nda oturuyorduk. Oraya saraydan araba gelir, zamansız saatlerde, polis alır götürürdü onu Dolmabahçe’ye. Ben o zamanlar 4—5 yaşlarında filandım. İran Şahı Rıza Şah’ın Türkiye’yi ziyaretinde de bulunmuştu. Bir de Ayasofya Camii, o zaman müze değildi. Orada Türkçe ezan okumuş ve 30 bin kişi dinlemiş. Zaten plağı da var. Hatta babam Kur’an’ı Türkçe’ye çevirmiş, Atatürk de imzalamış. O hâlâ duruyor bende.

– C.K. : Musikiye merakını nasıl fark etmiş Saadettin Kaynak?

O çok enteresan tabii. Bir defa ailede musiki ile ilgilenen ve onu teşvik eden kimse yok. Din adamı olunca o zamanın meşhur mevlüthanları arasına giriyor. Ve o zaman plak şirketi sesinin güzelliğini fark ediyor, bunu değerlendirmek istiyor. Tabii o zamanın kaside, gazel, ezan, mevlüt filan tipinde şeyler okunuyor. Türkiye’de daha henüz plak sanayii kurulmamış. Okunuyor, mumlar üzerine alınıyor, ondan sonra negatifleri dışarıya gönderiliyor filan… Columbia Plak Şirketi, 10 plak yapmak için Berlin’e göndermek üzere anlaşıyor babamla. Oradan başlıyor onun serüveni. Zaten döndükten sonra da meslekten ayrıldı. Altı sene kadar bir imamlık vazifesi var.

– C.K. : Sonradan imamlığa tekrar dönüyor, Sultanahmet Camii’nde…

1947 senesinde hacca gitti. Çok üzülüyordu çünkü. Çok kutsal bir meslek icra ediyordu. Başına da bazı hadiseler geldi tabii. Manevi hayata inanan kimseler, ona çok ehemmiyet verirler. Bazı şeyleri ona yoruyordu.

– C.K. : Nasıl mesela? Biraz açabilir miyiz? Bir hocanın sahneye çıkması konusu falan mı?

Evet. Sonra zaten aile hayatında da biraz tökezledi.

– C.K. : İkinci bir evlilikle…

Resmen olmadı ama.

– C.K. : Gülfiye ile mi?

O bakıcısı idi. Herkes öyle zannediyor ama.

– C.K. : Normalde evlenmedi yani?

Evlenemedi. O yanlış. Hatta Cihangir’deki Çokşükür Apartmanı’nda otururken o Gülfiye, kapıcının karısı imiş. Sonra babama çok sadık olduğu için onunla beraber Kaynak Apartmanı’na geçti. Sonra da oradan Koşuyolu’na gittiler. Daha sonra da zaten hastalandı babam.

– C.K. : Neler hatırlıyorsunuz hastalandığı o yıllardan?

1953′ün başında felç oldu. Ben de o zaman yedek subaydım Erzurum’da. Şişli Etfal Hastanesi’ne çok yakın, Hamiyet Yüceses’in evi vardı. Orada meşk ederken, Yavuz Sultan Selim Ağlıyor mu ne, öyle bir film çalışması yapılıyorken beyin kanaması geçiriyor. Geldiğimde komada idi. Komadan çıktı ama hareketini kaybetti. Zaten bestelerini terennümle yapardı, bir enstrüman çalmazdı. Yani hangi usûlde hangi makamda besteleyeceğini mırıldanarak tayin ederdi. Bazen de kızardı, olmuyor böyle diye. Sonra beğendiği bir şey olursa hemen nota halinde tespit ederdi. Bestekârlık hayatına 1926′da başladı dersek, 52 sonu, 53′e kadar, dolu dolu 25—27 sene beste yaptı.

C.K. : – Evdeki durumu nasıldı peki? Sürekli mırıldanır mıydı?

Fatih’te iken beş katlı evin en üst katında oturuyorduk. Babamın gelişini, merdivenden çıkarken sesini duyarak anlardık.

– C.K. : Kaç eser yaptı diyebiliriz?

632 mi ne? MESAM’a kayıt verdik.

– C.K. : Son ortaya çıkan 200 tanesi ile birlikte mi?

Onlar piyasaya çıkmamış eserler. Ankara’dan Hasan Oral Şen, babamın kitabını hazırlıyor. Notanın altındaki güfteler eski Türkçe idi. Eski Türkçe uzmanları, her eski Türkçe bilen de onu okuyamadı, adapte edemedi onları notaya. Birkaç kişiye gösterdim; ama ‘Benim yapacağım iş değil’ deyip gittiler. Neyse ki şunlar (200 kadar besteyi gösteriyor) çıktı meydana. Bunlar da TRT repertuar kurulundan geçirildi, yani tescil edildi. Orijinalleri bende.

– C.K. : Onlar nerede idi? Neden beklediler bugüne kadar?

Onlar bende idi. Tabii babamın kütüphanesi vardı. Kaybolanlar oldu mutlaka ama onlar elden ele böyle önce ablama, sonra ağabeyime, sonra da bana geldi. O işlerden esasında kardeşim Günaydın anlıyordu. O, ‘Ben yapacağım yapacağım’ dedi ama, ömrü vefa etmedi. Sonra Allah gönderdi işte, Hasan Oral Şen çıktı. Eksik olmasın, çok büyük fedakarlıkla bütün eserleri ve notaları çıkardı.

– C.K. : Telif hakkı üzerinde kimler hak sahibi bugün?

Ağabeyim Ali Yavuz’un çocukları Cengiz ile Oğuz Kaynak ve ben. Ablam hiç evlenmedi, kardeşim ve ben evlendik ama çocuğumuz yok.

‘Babam biraz kızdı bize’

– C.K. : Babanızın sizlere yönelik telkini var mıydı peki müzikle ilgili bir konuyla ilgilenin diye?

Tam yetişme yıllarımızda babamla biraz ayrı kaldık. Biz anne tarafında idik. Ondan dolayı zaten babam biraz kızdı bize.

– C.K. : Nasıl oldu, mahkeme mi ayırdı sizi?

Devamlı mahkemeler açıldı kapandı, kazandı kaybetti. Fakat mahkeme boşamadı. Demokrat Partili eski bakanlardan Celal Yardımcı vardı. O çok dehşetli bir avukattı. Annemin avukatı oydu.

– C.K. : Ondan dolayı mı boşanamadı?

Evet. O davaları hep kazandı.

‘Babamın fırtınalı bir hayatı vardı’

C.K. : – Öne sürülen sebep neydi?

Babamın iddiası geçimsizlikti. Ama öyle bir şey yoktu. O Gülfiye’den evvel fırtınalı bir hayatı olmuştu.

– C.K. : Siz çocuklar hangi yıldan itibaren annenizle tek başınıza yaşamaya başladınız? Babanız tam olarak ne zaman evden ayrıldı?

1941′den itibaren babam evi terk etti. Hatta apartmanı da satmıştı. İşte o zaman belki şartlanmanın neticesi ile öyle oldu. İyi bir şey olmadı yani. Ailede de dirayetli, akıl veren bir kimse olsaydı… Yangına körükle gidildi belki de.

– C.K. : Kim tarafından?…

Annem tarafından. Babam büyük bir tazminat ödeyip ayrılmayı istiyordu; ama kabul ettiremedi. Kabul etse idi annem için de iyi olacaktı.

C.K. : – Babanız, çocuklarına kızgın olduğu için mi vasiyetini farklı yaptı?

Vasiyeti açılınca, çocukları olduğundan, kanunen ancak 16′da üçünü, yani beşte birini bağışlayabiliyor. İşte beşte birini Gülfiye’ye vermişti. Gülfiye de baktı yani ona. Evet bazı şeyler verdi ama bilmiyorum aralarındaki durumu.

– C.K. : İş hayatında asıl rahatlığı film müziklerinden sağlıyor sanıyorum…

Çok enteresandır tabii. Ben şunu düşünüyorum. Sağlığında bunu konuşmadık kendisiyle ama babam bestekarlık hayatına başladığı zaman hiç bir sosyal güvencesi yoktu. Mesela Hacı Arif Bey’e bakın, kimisi sırtını saraya dayamış, kimisinin bilmem bir yerde memuriyeti, işi var. Yani o olmazsa o olur diye. Ama babamın bestekarlık hayatına adımını attığı zaman hiç bir güvencesi yoktu. İmamlıktan ayrıldı. On plak için on bin lira verdiler. O zamanın parası ile on bin lira çok büyük para. Onunla Fatih’te bir arsa almıştı. Ardından Cihangir’deki evi de Varlık Vergisi zamanında bir Rum’dan aldı. Bütün geçim şeyi diğer katlardan alınan kiralardı. Fakat öyle anlaşılıyor ki, kendine büyük bir güveni vardı. Çünkü evli ve çocuk sahibiydi.

C.K. : – Hem de 1930′ların Türkiye’sinde…

Evet. O zaman olanaklar da çok kısıtlı. Bir tek taş plak var. Onun dışında ne teyp, ne kaset var. Sonra filmler başlıyor, ilk müzik yaptığı Türk filmi Allah’ın Cenneti. Yabancı film de Leyla ile Mecnun. O zaman Mısır’dan Arap filmleri geliyordu. Onlar Türkçeleştiriliyordu. Fimdeki hem sözler hem de ölçü ve mizansene göre Türkçe şarkılar besteleniyordu. Büyük bir maharet istiyordu o iş. Başka da yapan yoktu zaten bunu.

C.K. : – İpekçi Kardeşler firmasıyla çalıştı sanıyorum.

Evet. İsmail Cem Bey’in akrabasıdır onlar. Sonra yakında vefat eden yapımcı Hürrem Erman’a çok işler yaptı. 90 civarında Mısır filmi gelmişti. Tabii bu yeni çıkan eserlerin çoğu oradan, film şarkıları yani.

– C.K. : Saadettin Kaynak ev içerisinde nasıl biri idi? Sinirlenir miydi? Baba olarak nasıldı?

Pek müşfik bir baba değildi. Çok sertti. Çok otoriterdi. Ondan sonra çok ciddiydi. Bazı şeye çok kızardı. Kızdığı zaman da çok asabi olurdu. Mesela yalana çok kızardı.

C.K. : – Eve gelenler olur muydu?

Babam o kadar geniş bir yelpazede eser yapmış ki, ilahiden revü müziğine, türküden marş bestelemeye kadar… Sonra sporcu kızlar diye bir şarkı bile yapmıştı. Fenerbahçeliler, Galatasaraylılar diye bir şeyler… Onu da bana Hasan Oral Şen söyledi. Bu, yenilerde çıktı ortaya, ‘Kaynak’ın böyle şeyleri de varmış biliyor musun?’ dedi. Yani hiç bir bestekarın yapmadıklarını yaptı. ‘Hayatta ne yaparsan en iyisini yap’ derdi. Yeni bir eser yapıldığı zaman notası verilip de ‘Bunu oku’ denmezdi. Assolistler gelirdi. Mesela Müzeyyen Senar, ben hatırlıyorum Fatih’teki eve çok gelirdi. Hamiyet Yüceses, Münir Nurettin de gelirdi. Meşk ederlerdi.

C.K. : – Başka kimler gelirdi?

Fuat Hulusi Demirelli ile çok sevişirlerdi. Sonra Vecdi Bingöl’le çok samimi idi, güfte yazarı, edebiyat öğretmeni. Bir de Şehzadebaşı’nda, o zamanın tiyatrolarının bulunduğu yerde, küçük bir kahve, Yavru’nun Kahvesi vardı. Orada tiyatroculardan Vasfi Rıza Zobu ve Neyzen Tevfik ile kahvede buluşurdu. Sonra Muhsin Ertuğrul gelirdi oraya… Orada çok zevk alırdı. Bir de darbukatör Hasan Tahsin vardı. Çok nüktedan birisi idi, onu çok güldürürdü. En büyük dert ortağı idi. Mehter takımının başkanlığını filan yaptı. İlk kurucusu oydu mehter takımının.

– C.K. : Sizin merakınız olmadı mı müziğe?

Olmadı. Anlattığım nedenlerden dolayı sevemedim. Günaydın da alaturkayı pek sevmiyordu. Ama sonradan ilgilendi. O çok zeki idi. Babam derdi ki ‘Ben ne biliyorsam, benden fazlasını biliyor.’ Çok çabuk öğrendi. Keman da çalardı. Klasik Batı müziği dersi alır, hatta Hamparsum notası bile bilirdi.

C.K. : – Buna rağmen mimarlık yaptı, fiilen bu işe eğilemedi…

Eğildi ama biraz gevşek tuttu. İnsan ne zaman öleceğini bilse biraz daha fazla şey yapabilirdi.

C.K. : – Babanızla beraber olmuş olsaydınız daha farklı olur muydu sonuç, sizler için?

Bilemiyorum. Mesela babam sesimi dinlemek istemişti. Çok çekingen olduğum için bir türlü olmadı. İnsan belli olur zaten. Dinlese ne olacak? Fakat o çok arzu ederdi ama bu tip şeyler babadan evlada intikal etmiyor. Babamın babasında da yok. (1)
__________________________________________

(1) CEMAL A. KALYONCU
http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-9284-36-yanik-omer-saadettin-kaynaki-anlatiyor.html
31 Mart 2003




Hoşgeldiniz