Cumhuriyet müzik tarihimizdeki çekişmelerden…


Toplam Okunma: 1496 | En Son Okunma: 22.09.2017 - 02:31
Kategori: Tarih ve Anılar

1934 Ekim’inin son günlerinde, sahnede yine Münir Hayri Egeli vardı. Bu kez Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin 15. yıldönümünde tek perdelik üç opera hazırlanmasına karar verilmişti. Operaların librettolarını hazırlayan Egeli, Atatürk’e sunmuş ve üzerinde düzeltmeler yapan Atatürk üçüncü de onaylamıştı. Bu kez, Saygun’la birlikte Musiki Muallim Mektebi’nin Avrupa’da eğitim alıp gelen diğer genç besteci-öğretmenleri de kendilerinin gösterebileceklerdi. “Taş Bebek” Adnan Saygun’a, “Bayönder” Necil Kazım Akses’e, “Ülkü Yolu” ise Ulvi Cemal Erkin’e verilmişti. Bestelerini bitirmeleri için önlerinde sadece iki aydan az bir zaman vardı…

1934 Ekim’inde Prag’dan öğrenimini tamamlayarak yeni dönen ve Musiki Muallim Mektebi’ne öğretmen olarak tayin olan Necil Kazım Akses de, Zeki Bey tarafından pek sevecen karşılanmamıştı. Akses, “Ben gediğimde aleyhimdeydi.Meslekte okumuşları pek sevmiyor gibi?” diyecekti. Münir Hayri, yeni öğretmene koşarak, ona da projeyi anlatıp, Bayönder’i 27 Aralık’taki temsile yetiştirmesini istedi.

“Lirik Fantezi” olarak bestelenen tek perdelik Taş Bebek, yetişen yeni Türk genci için yol gösterici simgeler taşır. Bayönder, Mustafa Kemal’i anlatır Ülkü Yolu ise Cumhuriyet devrimlerini simgeleyecektir. Bir buçuk aydan az bir zaman kaldığını gören Ulvi Cemal Erkin “Bu sürede opera yazılamaz” diyerek bestelemekten vazgeçer. Necil Kazım ise bir perdelik yapıtın sadece ilk üç tablosunu yetiştirebilir. Adnan Saygun, her zamanki görev bilinci ve Cumhuriyet inancı ile Atatürk’ü mahcup etmemek üzere, neredeyse Özsoy’la aynı şartlarda besteleme savaşımına girer.

Taş Bebek’in konusu basit ama etkileyiciydi: Taş Bebekler yapan bir ustaya, yaptığı bebeklerden biri aşık olur, günün birinde de o Taş Bebek, ustanın çırağı ile kaçar. Usta ne yaptığını düşünür ve büyük bir özenle yarattığı bebeğin kalbini unuttuğunu, ona istediği şekli vermeyi ihmal ettiğini hatırlar. Saygun’a göre konu, yeni Cumhuriyet’in mükemmel insanını yaratmak gerektiğini vurguluyordu; bize düşüncesiyle duygusuyla yeni nesiller gerektiği düşüncesi Atatürk’ün ve konunun ana fikriydi.

Orta kulak iltihabı giderek ilerleyen Saygun, 27 Aralık 1934 gecesi 39 derece ateşle sahneye çıktı ve Reisicumhur Filarmoni Orkestrası ve Bandosu’nu 45 dakikalık kendi eserinde hem de bir perdelik Bayönder’in ilk üç tablosundan oluşan 8 dakikalık temsilinde yönetti. Sahnede Özsoy’un baş oyuncusu bariton Nurullah Şevket (Taşkıran) bu kez çırak Varişli’yi, soprano Celile Enis ise Taş Bebek’i canlandırıyordu.

Atatürk yerli ve yabancı seçkin bir kesim önünde sahnelene yapıtın başarısı Ragıp Gazimihal’e göre büyük olmuştu. Gazetelerde sadece Anadolu Ajansı’nın geçtiği kısa bir haber-yorum vardı. Bu haberde Bayönder ile Taş Bebek’in bir karşılaştırılması denebilecek yorum dikkat çekiciydi: “Ahmed Adnan’ın musikisini yazdığı Taş Bebek, bu gecenin musiki bakımından en beğenilen parçasını teşkil etmiştir. Genç kompozitörün bu başarısı ayrıca övülmüştür.”

1934’te Musiki Muallim Mektebi’ne yeni öğretmen atanmış olan Necil Kazım’ın eserinden bahsedilmiyordu. Viyana Müzik Akademisi’nde sonra Prag Konservatuvarı’nda kompozisyon yüksek lisansı yapan Necil Kazım’ın yıldızı bu dönemde müziğiyle olmasa da, bir yıla kadar Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki kadro değişimi ile parlayacak ve bir yıl içinde, Alman ekolünden Musiki Muallim Mektebi’nin bu dikkat çekici yeni öğretmeni “Hindemith” döneminin baş aktörlerinden biri olacaktı.

Temsil sonrasında, Saygun, Halkevi’nin çay salonunda bir iskemleye yığılıp kalır. Orkestra üyeleri ve korodakiler, solistler, eş dost etrafını sarmışken salona Necip Ali girer. Etrafındakilerle salonun ortasına kadar gelip durur. Bu Saygun’un beklemediği bir şeydi. Necip Ali herkese hitaben: “Gazi Hazretleri tarafından bana verilen vazifeyi ifaya geldim. Gazi Hazretleri eserinizden çok memnun kaldıklarını ve bu eserinizin kendilerinin haleti ruhiyeleri üzerinde bilhassa müteessir olduğunu size söylememi emir buyurdular.” der, sonra da Saygun’u alnından öper ve ekler;

“Gazi hazretleri sizi kendi adlarına alnınızdan öpmemi emir buyurdular.” Hastalığının ilerlemesi pahasına görevini yerine getiren Saygun ise Atatürk ve İnönü’nün direktifi ile İstanbul’a tedaviye yollanacaktı. Atatürk ve İnönü, Ahmed Adnan’ın hastalığının ciddi olduğunu öğrenince yakından ilgileniyorlardı. İnönü, özel doktoru Vahdeddin Bekir’e muayene ettirerek sürekli hatırını soruyordu. Doktor kesin olarak istirahat önermiş ve “yoksa ölürsün” diyerek onu korkutmuştu. Bir süre içinde iki kez ciddi orta kulak ameliyatı geçirdi. O günlerde aynı hastanede klinik derslerine giren önemli bestecilerimizden Dr. Bülent Tarcan, Saygun’la tanışma fırsatı buldu. Dostlukları ilerledikçe kompozisyon konusunda kendisinden çok şey öğrenecek olan Bülent Tarcan, “Beni kompozisyona heveslendiren ve teşvik eden Cemal Reşit Rey’dir ama ciddi bir kontrolle ilerleten Adnan Saygun’dur.” diyecekti. Ancak Tarcan’ın şu sözleri, Saygun’un Ankara’dan uzak kaldığı günlerdeki gelişmeleri de anlatıyordu:

“Zavallı adam hastalığından iyileştikten sonra uzun bir süre hava tebdili alarak vazifesinden uzak kaldığı sırada bazı kimseler boş durmayıp Adnan’ın ayağını kaydırmışlar.”

Saygun’un İstanbul’daki 5 aylık tedavi sürecinde Ankara’da çok önemli değişiklikler olmuştu. 15 Haziran 1935 günü Saffet Arıkan Atatürk’ün talimatıyla Milli Eğitim Bakanı olur. Selahaddin Bey ise, Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Öğretim Genel Müdürü Cevat Dursunoğlu tarafından Musiki Muallim Mektebi Müdürlüğü’ne atanır. Musiki Muallim Mektebi müzik tarihi öğretmeni Cevad Memduh Atlar, bakanlığın Güzel Sanatlar Şubesi Müdürlüğü’ne getirilir.

Bu yeni kadronun ortak bir özelliği vardır: Almanya ve Avusturya’da tahsil yapmış olmaları, çok iyi Almanca konuşmaları ve Alman kültürüne yakınlıkları. Bu kadroya, daha sonra müzik reformu ile ilgili alınacak kararlarda ve oluşturulacak kurullarda görev yapmak üzere yine aynı kültürle yoğrulmuş Musiki Muallim Mektebi kompozisyon öğretmeni Necil Kazım Akses de katılacaktır.İşte bu kadro, müzik reformu sırasında Devlet Konservatuvarı’nın kurulmasının teknik ve ideolojik alt yapısını hazırlayacak ve hazırlatacak olan kadroydu.

Ahmed Adnan Saygun, sezon bitmeden İstanbul’a gittiği için orkestrasından da uzak kalmıştı. Sağlık nedeniyle ve Atatürk’le İnönü’nün bilgisi dahilinde İstanbul’da olduğu halde, Mayıs ayında Ankara’da yayımlanan Müzik ve Sanat Hareketleri dergisinde çıkan haber, iyi niyetle yazıldığı halde, adeta “Kayıparanıyor” esprisine dönüşmüş gibidir.

“Geçirdiği küçük bir operasyon münasebetiyle İstanbul’da tedavide bulunan Ankara Riyaseti Cumhur Filarmoni Orkestrası aydamı (şefi) Ahmed Adnan, hala vazifesi başına dönmemiştir. Fakat bünyece tamamen afiyette bulunup Cumhuriyet Gazetesi’nin açtığı musiki eserleri yarışmasının jürisine iştirak ettiğini memnuniyetle gazetelerden öğreniyoruz! Ahmed Adnan orkestradaki arkadaşlarınca sabırsızlıkla beklenmektedir.”

Bu haberin Saygun’un çok yakın dostu Mahmut Ragıp Gazimihal’in çıkardığı Müzik ve Sanat Hareketleri dergisinde yer alması ilginçti. Oysa aynı derginin bir önceki sayısında çıkan yazıda, Saygun’un Cumhuriyet gazetesi beste yarışması jüri üyeleri ile birlikte ve başı sarılı olarak fotoğrafı yayımlanmıştı. Fotoğrafın altında Ferdi Ştatzer, Cemil Reşit Rey ve Adnan Saygun gibi tanınmış simaların yer aldığı belirtilerek, “Ahmed Adnan’ın İstanbul’da tedavide bulunmasından bilistifade onun da jüri heyetine girmesi dilenmiştir.” deniyordu. Derginin aynı sayfasında ise, “Hindemith Ankara’da” başlıklı haber dikkat çekiyordu.

Saygun bu iyileşme döneminde boş durmuyor, sarılı başıyla odasında sonraki yıllarda çok sevilip çalınacak olan “İnci’nin Kitabı” adlı piyano için 7 küçük parçayı, Veli Saltık’ın kızına ithafen yazıyordu.
Ancak Ankara’da onu kötü sürprizler bekliyordu: Saygun, “Musiki Muallim Mektebi’nde bazı meslektaşlarımca istenmeyen adam haline gelmiş olduğumu hayretle müşaade ettim” diyordu. “Bunun sebebini anlamakta da güçlük çekmedim. Genç yaşımda ortaya koymuş olduğum eserler ile büyük Atatürk ve İnönü’nün teveccühlerinin kazanmış olmam meslek rekabetlerini aşırı derecede tahrik etmiş ve daha önce geçmiş olan bazı olaylar yüzünden sempatilerini esasen kaybetmiş olduğum bazı Milli Eğitim Bakanlığı erkanı, bu tahriklerin kolaylıkla etkisi altında kalmışlardı…”

Saygun, kendini kıskanan rakiplerinin Zeki Üngör olayı ve Saffet Arıkan’ı Özsoy provasından çıkarmasıyla başlayan husumeti tahrik ederek kullandıklarını söylüyordu. Kendi daktilosuyla yazıp arşivinde sakladığı “ Bakanlık emrine niçin ve nasıl alındım” başlıklı metnin genelinde, ilerideki tüm konuşmalarındaki üslubunu yineleyerek, kendine haksızlık edenleri açıkça suçlamak yerine, uğradığı haksızlığı kişi ismi vermeden anlatmayı yeğliyordu.

Saygun’un 1934 yılından önce Atatürk dahil, Halkevi çevresi dışında tanınmadığı düşünülürse son bir yıl içinde işlerdeki sanatsal rakibi kim olabilirdi?

1931’den beri çalıştığı okulda henüz bir yıl önce gelen ama “Alman ekolüne” dahil olup bakanlıktaki yeni kadronun hızla getirilmesini kararlaştırdığı Hindemith’in hep en yakınında bulunan, yardımcılığını ve çevirmenliğini yapan, “besteci rakibi” ileriki günlerde daha da öne çıkmayı başaracaktı.

Ama asıl önemlisi, bakanlık ve okulda yapılanan yeni kadro, Türk müzik reformunu Atatürk’ün istediği tarzda geliştirebilecek miydi? Yoksa aynı görüşteymiş gibi davrananlar, onun istediğini tam anlamayarak daha kolay ancak, yanlış bir yola mı çıkıyordu?

O dönemden bu yana Taş Bebek operası ne bir yerde müziği çalınmış ne de sahnelenmiştir. Fakat Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı nedeniyle Ankara’ya gelişinin 15. yıldönümünde, ilk olarak Ata’nın önünde sahneye konması ve bu operanın sözleriyle ilgili ön çalışmalarda yine Atatürk’ün yakın koruma ve emirleri altında tamamlanması Türk opera tarihi içinde büyük önem taşır. (1)
_____________________________________________________
(1) Eser Analizleri: Taş Bebek Operası’nın Dramatik Yapısı http://www.operaturkiye.com/wp1/index.php/yazilar/1-eser-analizleri/tas-bebek-operasinin-dramatik-yapisi.html/




Hoşgeldiniz