Gökmen’in Hakkı Gökmen’e; (Server Tanilli’ye Açık Mektup)… Ersin Antep


Toplam Okunma: 3918 | En Son Okunma: 17.08.2017 - 05:32
Kategori: Kategorilenmemiş

Orkestralar çoğu zaman kendileri ile iyi diyaloga sahip olan, yeni bilgiler ve tecrübeler kattığını ya da katabileceğini düşündükleri meziyetli, başarılı şef ve solistlerle konser yapmak isterler. Orkestra yönetimleri tercihlerini ve dolayısıyla yıllık konser programlarını buna göre oluşturur… Senfonik müziğin amiral gemisi CSO da, G. Aykal’dan sonra senelerce şefsiz kaldı. Şefsiz yönetim anlayışına ve kolaylığına da alışan orkestra, daha sonra kimsenin şef olarak atanmasını da istemedi. Gerekçelerinde, yerli şeflerin kendilerine kötü ve yakışmayacak şekilde davrandığını belirterek, saygıya dayalı bir anlaşma zemininin oluşamadığını öne sürmüşlerdi…

Yazacaklarımızın konusu, 15 Ağustos 2008 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi’nde Server Tanilli’nin “Bir Bakıma” köşesindeki “Orkestra ve Deha” başlıklı yazısında konu edindiği orkestra şefi sayın Rengim Gökmen ile ilgili… Söze başlamadan önce, kendisi ile öğrencilik, akrabalık ya da iş arkadaşlığı gibi hiçbir bağa sahip olmadığımı bildirmek isterim.

Gökmen; kendisinin müzikal icrası ve mesleki icraatları hakkındaki eleştirilerime olgunlukla yaklaşan bahsettiğim sayılı kişilerdendir. Kendisi ile muhataplığımız, tamamen hakkındaki eleştiriler sonrasında, ayrıntılı görüşme, seviyeli fikir alışverişi ve müzik tarihimiz konusunda yaptığım çalışmalara verdiği manevi destek ile oluşmuştur. Yaklaşımındaki dürüstlük, tevazu, eleştiriye ve öğrenmeye açıklığı ile diyalogumuz rahatça gelişmiş ve dostluğa dönüşmüştür. Sıkça görüştüğümüz, fikir alışverişinde bulunduğumuz bu dostluk içinde, herhangi bir şekilde senli-benli konuşma biçimine, özel isteklere ya da maddi yakınlığa dönüşmesine tenezzül edilmemiştir. Aksine “eleştiren müzik yazarı-eleştirilen sanatçı” veya “bilimsel çalışma yapan araştırmacı-sonuçlar ile ilgilenen ve faydalanan sanatçı” ekseninde sürmüştür.

Size bu açıklamayı yapmamın sebebi; yazıyı kaleme alırken, tarafsızlığımı vurgulamak ve “Sezar’ın Hakkı Sezar’a” düsturunu benimsediğimden hareket ettiğimi ifade etmektir.

Sayın Tanilli’nin yazısındaki bazı hususlar hakkındaki açıklamalarımızı aşağıda sunalım:

*Önce şeflik kurumu ile ilgili bir ayrıntıya dikkat çekelim. Bilindiği üzere şef, orkestranın beynidir. Orkestralar mesleki tecrübe gereği olarak, daimi şefleri dışındaki yönetkenlerce de idare edilir. Şefler de aynı zihniyetle konuk olarak farklı orkestraları, farklı defalar yönetir. Orkestra mevzuatlarında bunu önleyen bir hüküm bulunmamaktadır. Daha doğrusu, kısıtlanması tekdüzeliğe, alışkanlıklara sebep olacağından, pek faydalı sonuçlar doğurmaz.

*Orkestralara, yıl programlarını planlama aşamasında solistler ile şeflerden birlikte icra edebilecekleri eserler hakkında öneri gelir. İdil Biret, Suna Kan, Gürer Aykal vb. gibi riyaseti kabul edilmiş solist ve şeflere ise; bizzat orkestralardan davet gelir. Orkestralar çoğu zaman kendileri ile iyi diyaloga sahip olan, yeni bilgiler ve tecrübeler kattığını ya da katabileceğini düşündükleri meziyetli, başarılı şef ve solistlerle konser yapmak isterler. Orkestra yönetimleri tercihlerini ve dolayısıyla yıllık konser programlarını buna göre oluşturur.

*Son yıllarda üniversite, belediye ve özel şirketlerin verdiği destekle yaşayan senfoni orkestraları, içimizi ısıtıyor. Ülkemizde 10’u aşkın konservatuar var ve her yıl en az 250-300 mezun veriyor. Devlet taşraya sanat kurumları kurmada istenen seviyeye gelemedi. Dolayısıyla; mezunlar mevcut kurumlarda kadro açılmasını bekliyorlar. İçlerinde özel orkestralarda sosyal güvenliği olmadan çalışan, yalnızca çorbayı kaynatmaya çabalayanların sayısı gün geçtikçe artıyor. İşsizlikten dolayı maddi ve manevi sıkıntıya düşen, ruhsal rahatsızlıklar yaşayanlar azımsanmayacak kadar çoğaldı. (Bu noktanın özellikle akılda tutulmasını rica edeceğim. Zira ilerleyen satırlarda belirteceğim bir hususun ne denli önemli olduğunun anlaşılmasında faydalı olacak.)

*Umut Erdem’in ifadelerine uzaktan bakıldığında Rengim Gökmen’in müzikle ilgili her makamı, her noktayı ele geçirdiği; becerisi, bilgisi ve tecrübesi, yani riyaseti yetmemesine rağmen belli mertebeleri işgal ettiği gibi bir izlenim ortaya çıkıyor. Ancak gerçeğin bu şekilde olmadığını konunun ilgilisi olan kısıtlı bir çevre bilmektedir!

*Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, senelerdir asıl şefi olan Gürer Aykal ile konser yapmıyordu. Bunun sebebini Aykal; -yönetici konferanslarında- şu örnekle açıklıyordu: “Orkestradaki bir tuba sanatçısının müzikal düzeyi CSO’da çalma düzeyinde değildi. Uzaklaştırılması için verdiğim mücadelenin ardından karşılaştığım bürokratik engeller, beni bile yıldırdı. Bunun üzerine ‘o gönderilemiyorsa, benim durmamın bir manası yok, o halde ben gidiyorum”.
Yazıktır ki; bundan ötürü Türk Senfonik Müziği’nin amiral gemisi CSO, senelerce şefsiz kalmıştır. Şefsiz yönetim anlayışına ve kolaylığına da alışan orkestra, daha sonra kimsenin şef olarak atanmasını da istememiştir. Gerekçelerinde, yerli şeflerin kendilerine kötü ve yakışmayacak şekilde davrandığı ve gereken saygıyı göstermediğinden saygıya dayalı bir anlaşma zemininin oluşmadığını öne sürmüşlerdir. Ne olursa olsun CSO gibi bir köklü orkestrada daimi şefin olmaması; o orkestranın bir rotasının olmamasına, her yıl değişen yönetimlerin dümen suyunda kısa yollar kat etmesine sebep olmaktadır. (Aslında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası hakkında sizin bahsettiğiniz şekilde bir personel değişimi ideal olurdu. Belli yıllarda yapılacak sınavlarla diğer sanatçılar da orkestrada çalışabilse, şefler değişse; müthiş bir ilerleme sağlanabilirdi. Gerçi o zaman da, topluluğun ortak ifade kabiliyeti zayıflardı.)

*Aykal resmen CSO’dan ayrıldıktan sonra, bu konum için en güçlü aday; Rengim Gökmen olarak görünmüştür. O sıralar İzmir Devlet Senfoni Orkestrası’ndaki görevinden özel bir hükümle Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuarı’na geçmiş bulunan Gökmen; resmi seçimde gönülsüz oy kullanan CSO üyelerinin en çok oy verdiği şef olmuştur. Ataması Cumhurbaşkanı olarak sayın Ahmet Necdet Sezer tarafından yapılmıştır. Hatırlarsınız; sayın Sezer doğal bir tepkiyle önüne gelen kararnamelerdeki atamaları ince detayına kadar inceler, soruştururdu. Hükümet onun hangi atamalara imza atacağını bilirdi. Bu nedenle de, CSO şefliğine Gökmen seçildiğinde, köşke çıkar çıkmaz imzalanacağı biliniyordu. Öyle de oldu. Nihayet Sezer ve hükümet aynı isim konusunda uyuştu. Tıpkı en son atamalarla Uludağ Üniversitesi Rektörü olan ve Atatürkçü olduğu bilinen Prof.Dr.Mete Cengiz gibi Rengim Gökmen de , -bana göre- “onlardan olmayıp, iyi geçinen” karakterinden ötürü sorunsuz atandı.

*Girişimci, önyargısız ve çalışkan bir yaradılışa sahip olan Gökmen’i sanırım müzik çevresinde birçok kişi kullandığım ifadelerle anlatır. Bu yönüyle aranan, birlikte çalışılmak istenen bir kişi konumundadır. Örneğin; müzik yazarı Kemal Küçük de, eski Kara Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Aytaç Yalman vasıtasıyla Doğuş Grubu’na bir çocuk senfoni orkestrası kurdurmak istediğinde; şef tercihi Rengim Gökmen olmuştu. Gökmen yönetim prensibi, organizasyonu ve çalışma disiplinini kabul ettirerek teklifi güçlükle kabul etmişti. Öğrencisi olan 3 şef adayının da resmen görevlendirilmesini sağlayarak, hem tecrübe kazanmalarını, yetişmelerini, hem de maddi destek bulmalarını sağlamış, müzik eğitiminde pek az hocanın yaptığı gibi kollamıştı. (Öğrencileri demişken; her biri dalında başarılı icracılar olup, Rengim Gökmen ile çalışmadan önce müzik çevresinin takdirini kazanan solistik konserler vermiş olan sanatçılardır.)

*Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın 2006 yılına kadar herhangi bir konserine gittiyseniz, görmüşsünüzdür. Salon müteahhidin işgüzarlığından ötürü aralarında mesafe kalmayan sıraların olduğu rahatsız koltuklu, kör ve işitmekte güçlük çekilen akustiği ile Cumhurbaşkanlığı’nın adına yakışmayacak bir haldeydi. Köhneleşen odaları, çürümeye yüz tutan tarihi org’u, yakışmayan sanatçı dolapları, giderilmeyen arızasından ötürü terk edilmiş kayıt stüdyosu ve taşeron firmanın bekçisinin haraç topladığı park yeri ile pejmürde haldeydi. Sözde projelerin ve resmi yazıların biri geliyor, biri gidiyordu. Gelgelelim salona bir türlü istenen kazma vurulup, gereken tadilatı başlatabilecek bir güç bulamıyordu. Önce 1989-1993 yılları arası, sonra 2001-2005 yılları arası CSO’da düzenli olarak konser takip ettim. Bu konularda Kemal Küçük ile birlikte Hürriyet Gösteri, Milliyet Sanat ve Andante’de birçok yazı yazdık. Ancak bir arpa boyu ilerleme sağlanamadı. Gökmen daimi şef olduktan sonra; Doğuş Grubu’nu ikna ederek ya da şart koşarak, salonun baştan sona tadilatını üstlenmelerini sağladı. Bu çok külfetli ve büyük bir projeydi. 2007-2008 sezonunda proje nihayet uygulamaya geçmiş oldu ve tadilat başladı. CSO da, gezici orkestra gibi Ankara’nın ve civar şehirlerin salonlarını daha fazla gezdi. (Bildiğim kadarıyla salon, bu sezon başında konserlere açılacak.)

*Gökmen’in bir diğer yönü; gelişmiş olan empati kabiliyetidir. Karşısındakinin yerine kendini kolayca koyar ve rahat iletişim sağlar. Karşısındaki herhangi bir rahatsızlık hissetmeden, sağlanmış samimiyet içinde kendini rahatça ifade eder. CSO Daimi Şefliği görevini devraldıktan bir süre sonra biliyorsunuz; Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’ne atandı. Rengim Gökmen; daha önce sanırım SODEP’in hükümet olduğu dönemde de uzun süre aynı Genel Müdürlük görevini –asaleten- yürütmüştü. Gökmen’in bu kez görevi kabulünden önce, hatırlarsanız Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne atama ile ilgili Bakan Atilla Koç döneminden kalma hukuki sorunlar devam ediyordu. Ertuğrul Günay dönemindeki atamalarda bu hususa dikkat edildi. Dikkat de edilmeliydi. Zira Opera-Bale Genel Müdürlüğü’ne atanacak kişinin vasfının diğerlerinden daha özel olması gerekiyordu. Tahminim; Bakan, daha önce SODEP’teyken çalıştığı Rengim Gökmen’i atadığı takdirde hem rahat çalışacağını, hem de hukuki sorun kalmayacağını düşünerek karar verdi. Ben bir görüşmemizde, yaşadığı tereddüt sonrasında evet diyebilen Gökmen’e şunu sordum: “çok yoğunsunuz. Bu görev sizi sahneden uzaklaştıracak mı?”. Kendisi de şu cevabı verdi: “Bunu bir vatani görev olarak görüyorum. Kendimi 2-3 yıl askerlik yapmış sayacağım. Bu arada yıllık konser ortalamamı sürdüreceğim. Genel Müdürlük geçici, ama şefliğim kalıcı!” dedi… Geçici süreli bir vatani görev olarak görüyor. Bir de kendi itirafı: “görev ve sorumluluk ile ilgili konularda hayır demeyi beceremediği”ni de aktarıyor.

*Bu noktada; yukarıda altını çizdiğim hususun önemine değinmem gerekiyor. Rengim Gökmen, diğer emsallerinin tersine, Genel Müdür olarak, önceki projeleri devam ettirmeyi uygun buldu. Ancak çok önemli 3 somut kurumsal çalışma daha gerçekleştirdi: Birincisi; emeklilik gibi sebeplerle boşalmış olan, sanat kurumların belini büken eksik kadrolar için, uzun yıllardır aşılamayan prosedürleri aştı ve yeni sanatçı sınavlarını açtırmaya muktedir oldu. İkincisi; bir türlü açılamayan, Genel Müdürlük’ün adeta yıllık programını vekaleten yürüttüğü Ankara Opera-Bale Müdürlüğü’nü kurdu. (Bu özel ve önemli kadro yapılanması; dedenin uzun yıllardır baktığı çocuğun, nihayet babasına, baba şefkatine kavuşması kadar anlamlıdır.) Üçüncüsü ise; Samsun’a Opera-Bale açarak, hızla faaliyete geçmesini sağlamasıdır. (Samsun’da bu sezondan itibaren sanatsal çalışmalara başlanacak.) 2007 Eylül’ünde, Rengim Gökmen’in yardımcıları ve müdürleri ile yaptığı basın toplantısında sıraladığı diğer projeler gerçekleşmediği için burada yer vermiyorum.

* Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile ilgili bir geri dönüşüm daha yapalım… Orkestra yıllardır üçte iki, hatta -son dönemde- beşte üç kadro ile çalışıyordu. Daimi Şefliği sırasında Gökmen, çeşitli kademelerdeki bürokratlara konunun önemini anlattı ve sınavla yeni elemanlar alınmasını sağladı. Konunun şahitleri, mevcut CSO yönetimidir. Esasen bürokratlara bu kadroların neden önemli olduğunu anlatmak hayli güçtür ve hatta karşılaşılan bazı komik sahneler, fıkra haline gelmiştir. (Bizzat eski Bursa Senfoni Orkestrası Müdürü’nün kuruluş aşamasında karşılaştıkları ve şahsıma anlattığı bürokratik uygulama ve söylemlerdeki trajikomik durumlar yanında, eski CSO üyesi Prof.Koral Çalgan’ın gerçek olayları da içinde barındıran bir müzik fıkraları kitabı bulunmaktadır.)

*Eleştirdiğimiz kadar, yeri geldiğinde hakkını savunmamız ya da teslim etmemiz gereken sanatçılardan biri olarak Gökmen ile ilgili bildireceğim bir husus da vakıf üyelikleridir. Vakıflar bildiğiniz üzere, vakfedilenler üzerine kurulmuş yapılardır. Müzik çevresinde pek az vakıf bulunmaktadır. Esasen müzik çevresindeki müzik kuruluşu da pek azdır. Bu kurumlar, bilgi, görgü, bilinç ve tecrübesinden ötürü Gökmen ile çalışmak istemektedir. Yola çıkanlar, bir etkinlik düzenlemek isteyenler; aslında karşılarında belli kişileri bulurlar. Zira dalımızda nicel ve nitel üreten sanatçı sayısı pek fazla değildir. Bu sebeple, gelişim ve nitelikli çalışma yapmak isteyenler, Gökmen gibi biriyle çalışmak ya da onu aralarında görmek istemektedirler. Toplantıları yılda bir kez yapılan Vakıf Danışma Kurulları’nda görev almak; Gökmen gibi sanatçılar için manevi ayrıcalıklı bir konumdur ve maddi karşılıksız gerçekleşmektedir. Getirisi ise, yalnızca maddi kazançtır.

Yanlış anlaşılmak istemem. Yaptığımı bir tür avukatlık olarak değerlendirmeyiniz! Yukarıda bahsettiğim hususlar çerçevesinde, sayın Rengim Gökmen’in “fırsatçı AKP yakını” veya “tekelci” yargılarını hak etmediğini düşünüyorum. Konser salonunda ya da kurumsal icraat anlamında dostluğun bir gereği olarak da eleştiriden kaçınmayan biri olarak; sayın Gökmen’in bu ithamlara layık olmadığını düşünüyorum. İlerleyen günlerde, sayın Gökmen ya da bir başka kişi ile ilgili benzer bir kanaate varırsam; tıpkı önceki yazılarımda yaptığım gibi, sizin gibi ben de üzerine gitmeye devam edeceğim. Üstlendiği sorumluluklarla birlikte, biraz da biz müzik yazarlarının telkiniyle yurtiçi ve yurtdışındaki sanatsal etkinliklerini sürdürme gayretinde olan Rengim Gökmen hakkında gelecek yazılarımı da daha dikkatli izlemenizi rica edeceğim.

*Samimiyet içindeki yazma hevesimi, bir teklif ya da temenni ile bitirmek isterim. Sayın Gökmen ile bizzat görüşerek, bu konuyu kelimesine, virgülüne, noktasına dokunmadan kendisiyle paylaşınız. Tüm açıklığınız ve samimiyetinizle… Demek istediklerime, kendi kulağınızla, kolayca şahit olacaksınız.
_________________________________________________
17 Ağustos 2008, İstanbul




Hoşgeldiniz