Üç Telli Kemençenin Dayanılmaz Çekiciliği!.. Prof. Nermin Kaygusuz


Toplam Okunma: 9253 | En Son Okunma: 24.08.2019 - 08:56
Kategori: Fikir Yazıları

…Arel ayrıca keman ailesindeki gibi “Kemençe Beşlemesi” düşünüyordu. Böylece soprano, tenor, alto, bas ve kontrbastan oluşan bir çalgı grubu ilk kez gündeme geldi. Arel bu düşüncesini hayata geçirmiş ve 1934 yılında bu beşlemenin imalatını gerçekleştirmiştir. Soprano, alto, tenor kemençeler geleneksel kemençe gibi tellere tırnakla temas suretiyle çalınırken, viyolonsel ve kontrbas kemençeler, tellere basılmak suretiyle çalınıyordu…

Üç Telli Kemençenin Dayanılmaz Çekiciliği!.. Prof. Nermin Kaygusuz

Son günlerde – nedeni nedir bilinmez – bir “üç telli kemençe aşkı” alevlendi bazılarında. Bilindiği gibi Türk müziğinde 19. yüzyıl başlarından bu yana 3 telli kemençe icralarda asıl çalgılardan biri olmuştur. Tabii ki her çalgı gibi 3 telli kemençe de bir gelişimin, bir evrimin sonucudur. 19. yüzyılda Osmanlı müzik dünyasına gökten zembille inmiş değildir.

Türk müzik tarihinin bilinen en eski kemençe icracısı 19. yy da sultan II. Mahmut döneminde yaşayan Tahir Ağa’dır. Ancak bu tarihten geriye doğru gidildiğinde, ayrıntılarıyla kemençenin gelişimini izlemek son derece güçtür. Orta Asya Türk boylarında armudi biçimde olmayıp, kabak kemane şeklindeki ve tellere parmak uçlarıyla basılarak ses elde edilen tipi “Iklığ” olarak isimlendirilirdi. Bu çalgı, Araplar arasında “ Rebab”, Avrupa’da “Rebec”, Yunanistan ve Ege adalarında “lyra”, Macaristan’da “hegedü” İran’da ise “ Kemançe, Kemane, Kemane” olarak da anılıyordu.

Önceleri halk çalgısı olarak sadece oyunlu müziklerde ritim sazı lavta ve ritim aletleri ile birlikte kullanılıyordu. Kemençenin bu sırada akordu do- sol- re (3. 2. 1. teller) idi. Fakat en sağdaki 3. tel olan do teli ahenk teli vazifesi görürdü. 19. yüzyılın ortalarına kadar sadece ritim için kullanılan ahenk teli bundan sonra diğer tellerle uyumlu olarak re sesine akortlanmış ve üçlü bir bütünlük ortaya çıkmıştır. Yani artık kemençe üç telli olmuştur. Bu da kemençenin melodi zenginliğini arttırmış, zamanın yüksek tabakasınca daha çok ilgi görmesine ve aranan bir çalgı olmasına sebep olmuştur. Böylece üçüncü telin ilavesiyle kemençe klasik Türk Müziğinin vazgeçilmez çalgılarından biri haline geldi.

Kemençenin bu gelişimi ile ses sahası da genişlemiş ve çok doğal ki icracıları da çoğalmaya başlamıştır. (Vasil, Nikolaki, Cemil Bey gibi). Vasil ve Cemil Bey bugünün ölçüleriyle bile eşsiz icracılardır. Ancak ellerindeki 3 telli kemençenin imkânlarının bu iki büyük sanatçıyı tam manasıyla tatmin ettiği söylenemez. Yani gelişim durmamış, hayatın her alanında olduğu gibi burada da yeni şeyler aranmaya başlanılmıştır. Nitekim aşağıda belirttiğimiz arayışlar bunu doğrulamaktadır.

Salah Birsel’in eserleri bir yönden müzik tarihimize de ışık tutmaktadır. Bunlardan “Ah Beyoğlu vah Beyoğlu” isimli kitabının 19. sayfasında şöyle deniliyor:

“Ahmed Rasim yüzyılımızın başlarında Tünel ile Galatasaray arasında en aşağı onbeş kahve ve gazinonun adını sayar. Bunların, çoğu gündüz kahve gece meyhane, çalgılı gazino durumundadır. En tanınmışları da Cafe Couronne ile Aznavur pasajındaki Cafe Commerce dir. Couronne dar ve pis kokuludur ama müşteriden içeriye girilmez. Kemençeye 4. teli eklemek hünerini gösteren Vasil oranın bülbülüdür.” 1845- 1907 yılları arasında yaşayan Vasil’in orta yaşlarında bu konuya eğildiğini varsayarsak 4. tel arayışının en az yüz yıllık bir geçmişi olduğu düşünülebilir.

Aynı şekilde Cemil Bey de kemençesine 4. tel ilave etmek ihtiyacını, kısa bir süre için de olsa, hissetmiştir. Mes’ud Cemil’in kaleme aldığı “Tanburi Cemil Bey’in Hayatı” isimli kitabın 61. sayfasında Cemil Bey’in kemençe talebelerinden Afyonkarahisar’lı Murad Öztorun’un hatıra notlarında “……….hangi kemençe ile çalardınız? dediğimde en çok 4 telli büyük kemençe ile çaldığını ……….” söylediğini yazmaktadır.

Her ne olursa olsun, Vasil’in ve Cemil Bey’in 4 telli kemençe kullanmaları bir arayış sayılsa bile en azından büyük bir eksikliğin tesbiti ve lüzumlu bir ihtiyacın açık ifadesidir.

Bu konuda bilimsel manada, ilk çalışmayı 1930’lu yıllarda müzikolog ve besteci Sadeddin Arel yapmış, ilk kez kemençenin gelişimi meselesine bir bütün olarak bakmış ve kemençenin tel boylarını eşitleyerek 4. telin kullanımı fikrini ortaya atmıştır. Arel ayrıca keman ailesindeki gibi “Kemençe Beşlemesi” düşünüyordu. Böylece soprano, tenor, alto, bas ve kontrbastan oluşan bir çalgı grubu ilk kez gündeme geldi. Arel bu düşüncesini hayata geçirmiş ve 1934 yılında bu beşlemenin imalatını gerçekleştirmiştir. Soprano, alto, tenor kemençeler geleneksel kemençe gibi tellere tırnakla temas suretiyle çalınırken, viyolonsel ve kontrbas kemençeler, tellere basılmak suretiyle çalınıyordu.
 

Ancak bütün bu gelişmeler o günler için Türk müzik çevrelerinde çok yaygın kullanım alanı yaratamadı. Ve bu konu 1970 li yılların ortalarına kadar bir daha gündeme gelmedi. Nihayet 1974 yılında kemençe icracısı hocam Cüneyd Orhon ve luthier Cafer Açın, kemençenin 4 telli ve tel boyları eşit olması konusunda fikir birliği içinde, beraber çalışarak bugün kullandığımız ilk 4 telli kemençeyi yaptılar. Bu arada 1976 yılında Türkiye’de ilk defa Türk Müziği Devlet Konservatuarı açıldı. Kurulan bu konservatuarda tel boyları eşitlenmiş 4 telli soprano kemençe eğitimi programa alındı. Bu gün İstanbul Devlet Türk Müziği Klasik korosu başta olmak üzere birçok koro, orkestra ve müzik etkinliklerinde soprano ve bas kemençeler kullanılmaktadır.

Görüldüğü gibi, bu gün yaygın olarak kullanılan üç ve dört telli kemençe – ıklığdan başlayarak - yüz ya da bin yılların tarihi gelişiminin sonucudur.

Başka bir deyişle, sosyolojik olarak konuya yaklaşıldığında şunları söyleyebiliriz: Çalgıların gelişimi toplumların ekonomik ve özellikle kültürel gelişimleri ile bir paralellik gösterir. Toplumların yaşadığı koşullar ve ortam, “hissedişleri” öylesine değiştiriyor ki, bu değişim, seslerle duygu ve düşünceleri ifade etme biçimi olan müziği de ve tabii ki zincirleme olarak çalgıları da tamamen değiştiriyor. Türk dünyasında da farklı bir şey olmadı. Yeni şartlar, yeni yaşamlar ve kültür etkileşimleri müziği ve tabii ki çalgıları da değiştirdi. Üç telli kemençeye geliş de, dört telli kemençeye olan ihtiyaç da yukarıda belirttiğimiz sürecin sonuçlarıdır. Şimdi 4 telli kemençenin daha ileri ve gelişmiş bir çalgı olduğunun nedenlerini teknik olarak izah etmek istiyorum:

3 telli kemençenin telleri bol ahenk akorda göre pesten tize doğru yegâh – rast - neva (diyapazona göre la-re-la) olarak 4’lü ve 5’li aralıkla sıralanır. Yegâh ve neva telleri aynı boyda, eşikle burgu arası 26 cm, ortadaki rast teli bir pozisyon yukarda olmak üzere 30 cm dir. Görüldüğü gibi 1. ve 3. telleri eşit pozisyonda, orta teli ise ayrı pozisyondadır. Yani asimetriktir. Bu sebeple 1. ve 3. telden orta tele geçileceği zaman el bir pozisyon yukarı çıkar. Telden tele geçerken elin bir aşağı bir yukarı iniş çıkışı, kemençenin tellerine tırnakla yan taraftan basılarak çalındığı da düşünülürse, icrada ajilite ve imkân bakımından, Cemil Bey’in de deyimiyle “demir leblebi” denilebilecek kadar büyük bir zorluk yaratmaktadır.

Hâlbuki 4 telli kemençede tel boyları eşit ve 26 cm dir. Telleri pestten tize doğru kaba çargâh - rast –neva- muhayyer (diyapazona göre sol-re-la-mi) olarak 5’li aralıklarla bir düzen içinde sıralanır, pozisyonları simetriktir. Bu simetrik düzen eğitimde ve icrada büyük kolaylık getirmektedir. Mesud Cemil Bey’in nihavend saz semaisi, Ş.Muhiddin Targan’ın hüzzam saz semaisi, Refik Tal’at Bey’in kürdîlihicazkâr saz semaisi, Tnb. Cemil Bey’in şedaraban saz semaisi, Vecdi Seyhun’un nihavend saz semaisi ve benzeri diğer eserlerin öğrenim ve icrasında büyük kolaylıklar sağlar.

3 telli kemençe yegâh-neva telleri oktav farkı ile aynı armonikleri verdiğinden yegâh ve rast olarak iki telin armoniklerine sahiptir. 4 telli kemençe ise kaba çargâh-rast-neva-muhayyer olarak 4 ayrı telin armonik zenginliğine sahiptir.

3 telli kemençenin ses sahası yegâh - tiz gerdaniye kadar 2 oktavdır. 4 telli kemençenin ise kaba çargâh- tiz gerdaniye arası 3,5 oktavdır. 3 telli kemençenin 1. pozisyon itibariyle ses sahası 1 oktav 4 sestir. 4 telli kemençenin 1. Pozisyon itibariyle ses sahası 2 oktav 2 sestir. Bu iki oktav iki seslik alanı 3 telli kemençede ancak büyük ustalar sağlıklı kullanabilirken 4 telli kemençede bu saha, daha öğrenimin birinci senesinden itibaren kullanım imkânına açıktır. Bu da meselâ Benli Hasan Ağa’nın Rast Saz Semaisini ilk iki yıl içinde iyi bir öğrenci, sanatkârane değil ama doğru seslerle çalabilir demektir.

3 telli kemençede parmak doğrudan perdeliğe ve ses tablosuna basar. Dengeli bir kemençe boylamasına yay gibi bir eğim çizdiğinden teller alt eşiğe doğru göğüsten yükselerek uzanır. Neva telini örnek alırsak 1.pozisyonda tel ile perdelik arasında ortalama yükseklik 7–8 milimetre iken, bu yükseklik tiz neva sesinde 10–11 mm, tiz gerdaniye sesinde ise 12–13 milimetreyi bulur. Yani parmaklar adeta devamlı derinleşen bir çukura dalar gibidir. Tırnak yüksekliğini 11 mm. olarak alırsak tiz seslerde tel tırnağın üstündeki ete değer bu da sağlıklı icrayı engeller.

4 telli kemençede ise parmakların üzerine basılacağı özel bir parmak tahtası vardır ve tel her pozisyonda aynı yüksekliktedir. Tabii ki bu, icra rahatlığı açısından büyük bir kazançtır.

Gerçekten çok değerli bir kemençe üstadı olan hocam Cüneyd Orhon’un bu konuda düşündüklerini burada aktarmak sanırım çok yararlı olacaktır:

3 telli kemençeden 4 telliye geçiş çalışmalarını anlattığı bir röportajında devamla….
Uzun yıllar bu konuyla meşgul olmadım. 1972’de değerli lüthier Cafer Açın’la tanıştığımda bana, 3 telli kemençedeki asimetrinin icrayı zorlaştırdığını, bu bakımdan bir pozisyon yukarda olan orta telin de öbür iki telin boyunda olması gerektiğini söyledi. Bu görüşü denedik, tel boylarının eşitlenmesinin yararlarını gördük. Ama bu düşüncemizi o zaman gerçekleştiremedik. 1975’te Türk Musikisi Devlet Konservatuarı açıldığında başka görevlerin yanında kemençe hocalığını da yüklendim. Herhalde öğretim görevinin getirdiği sorumlulukla olacak Arel’in tel boyları eşitlenmiş 4 telli kemençesini bir kere daha ele almak istedim. Araştırınca, bize büyük imkânlar sağladığını gördüm. Neydi o imkânlar? Tel boyları eşitlendi. Eşitlenince pozisyonlar simetrik oldu. Oysa 3 tellide asimetri vardır. Bunun dışında, bir tel ekleyince, kemençe 1,5 oktav daha genişlik kazandı, ses sahası 3,5 oktav oldu. Sazların hepsinde (kanunda, udda, tanburda) bu yüzyıl içinde bir tekâmül oldu. Bunların hepsi makbul sayıldı ama 4 telli kemençeye gelince nedense itirazlar geldi. Biz 25 yıldır bu yeni kemençe ile eğitim veriyoruz. Bu gün radyolarda, devlet korolarında yeni kemençeyi çalan sazendeler değerli hizmetler görüyorlar. Yani 4 telli kemençe başarılı oldu. Bir de parmak tahtası taktık saza, kemanda, viyolonselde olduğu gibi. Paraşko’nun yüzük takma hikâyesi yani… Şimdi biz kemençede hangi pozisyona inersek inelim tel hep aynı yüksekliktedir dolayısıyla elde ettiğimiz sesler daha sağlıklıdır. Bir kemençe düşünün ki hem pozisyonları simetrik hale gelsin, hem de ses sahası 1,5 oktav genişlesin… Doğrusu, bir kazanç sayılmalıdır bu. Sazı tınısı değişti mi diye sorabilirsiniz. Elimizdeki 3 telli ve 4 telli kemençe kayıtlarını işin ehline dinlettiğiniz zaman herhangi bir fark göremiyor arada. Baron yapımı bir kemençeyi ses sahasını meydana getiren unsurları hiç değiştirmeden, yani ses haznesine hiç dokunmadan sadece sap tarafını değiştirerek 4 telli hale getirdik. Bu saz farklı bir ses çıkarı mı? Çıkarır. Akort sol-re-la-mi yahut do-sol-re-la olduğu için armonikleri artar, ses sahası genişler, yani kazancı vardır sazın, kaybı değil. Sonuçta olan nedir? Bu güne kadar baş saz keman olmuştur Türkiye’de. Artık Türk musikisinin kendi yaylı sazı vardır, tınısı daha uygundur şimdi. Kemençe şimdi baş saz rolünü yüklenebilecek kabiliyete kavuştuğu gibi, Tanburi Cemil’in Şedaraban saz semaisini, Refik Tal’at Bey’in mahur saz semaisini çalabilecek hale de gelmiştir”

Şu noktayı da özellikle belirtmek isterim ki Cüneyd Orhon sanat hayatının çok uzun süren döneminde 3 telli kemençeyi kullanmıştır. Ancak yukarıdaki görüşlerinden de anlaşılacağı gibi 4 telli kemençe ona çok daha zengin ufuklar açmıştır.

Aslında bütün bu anlatılanlarda konunun özü şudur: 3 telli kemençe ile 4 telli kemençe arasında, çalgının esasını teşkil eden gövdede materyal ve biçim açısından hiçbir fark yoktur. Çalgıların sesi gövdelerinden çıkar. Her iki kemençede de sesi üreten ses kutularının hacmi aynıdır. 4 telli kemençedeki fark eklenen parmak tahtası, 4. tel ve bu tel için ilave bir burgudur. Ki bunlar ses üretiminde hiç bir katkı sağlamayan farklılıklardır. Yani bu eklemeler çalgının sağır bölgelerine aittir. Ancak ses sahasının genişliği, icrada rahatlık ve kolaylık ve repertuar genişliği imkânı ciddi katkılardır. Aynı boyut ve şekilde olan iki kemençe arasında bir farktan söz edilebilmesi mümkün değildir.

Görüldüğü gibi 4 telli kemençe 3 telli kemençeden hangi açıdan bakılırsa bakılsın hiçbir eksikliği olmayan bir çalgıdır. Buna karşılık yukarda uzun uzun belirtildiği gibi önemli fazlalıkları vardır. Ben bir icracı ve eğitmen olarak neden 4 telli kemençenin yerine 3 tellinin tercih edileceğini bir türlü anlayamıyorum. Bu noktada Amerika’da bulunduğum sırada bir meslektaşımla aramızda geçen bir konuşmayı iletmek isterim. Basgitar çalan müzisyen arkadaşımla 3 – 4 tel tartışmalarını konuşuyorduk. Şaşırdı. “Ben 4 telli bas çalıyorum, 3 tellisi de var, bazıları da 5 telli çalıyor, biz burada çalgının kaç telle değil nasıl çalındığına bakarız” dedi.

Hakikaten de basa ve kontrbasa 5 tel ilave edildikten sonra batılı müzisyenler “bu da nereden çıktı” demek yerine hemen bu çalgılar için eser yazmaya başladılar. Ve doğal sonuç olarak tabii ki daha zengin bir icra imkânı buldular.

Benim bu yazıyı yazmamın esas nedeni gerçekte çok değerli olduğunu düşündüğüm birçok icracı ve müzisyenlerin 4 telli kemençe için düşündükleri ve bazen de doğrudan ya da dolaylı yazdıklarıdır. Çok dikkatli olarak bütün bunları okudum ve dinledim elle tutulur hiçbir şey bulamadım. Meselâ sıkça olarak ifade edilen 4 telli kemençenin sesinin keman gibi olduğudur. Kesinlikle böyle bir şey mümkün olamaz. Eğer söylenmek istenen tellerin niteliği ise, evet bu gün kemençede yaygın olarak keman tellerini kullanıyoruz ama bu, kemençeyi kesinlikle keman haline getirmez. Eskiden bağırsak telleri kullanılırdı. Ve bu teller tabii ki metal tellere göre farklı ve özgün sesleri olan tellerdi. Ancak bağırsak teller organik maddeden oluştukları için ışık, ısı vs birçok nedenden akortlarını kolaylıkla kaybedebiliyorlar. Dünya eskiden bağırsak tel kullanıyordu. Ama çalınma zorluğu, akort problemleri, sesinin bulanık olması gibi sebeplerle orkestralarda verim alınamadığı için terkedilmiştir. Her konuda olduğu gibi tel endüstrisinin gelişimi bize metal tellerin avantajını sağladı. Ayrıca metal teller bağırsağa göre daha net ses çıkarırlar ve ömürleri daha uzundur. Fakat ben isterdim ki tamamen kemençeye özgü teller üretilsin. Bu konuda arayışlar olmakla beraber henüz bir sonuç alınmış değildir. Çünkü en önemlisi kemençe bu endüstri için yeterli talebi sağlayacak yaygınlıktaki bir çalgı değil. Belki bir gün bu gerçekleşecek. Ayrıca birçok 3 telli kemençe icracısı metal teller kullanmaktadır. Bazı 4 telli icracılar da bağırsak tel kullanıyorlar. Bu kişinin kendi zevkine göre değişen bir konudur. Açıkça görüldüğü gibi tel konusuyla 4 telli kemençe arasında bir ilişki kurmak mümkün değil. Bir çalgıyı çalgı yapan en önemli unsurlardan biri telleridir. Hele bazı 3 telli kemençeciler tenis raketi iplerini tel olarak kullanmaktadırlar ki işte buna söylenecek tek şey “müziğimiz bu kadar mı çağdışı olmalı” sorusudur.

3 telli kemençenin 4 telliden daha iyi olduğu iddialarından biri de 3 telli kemençenin “klâsik” olduğudur. Bu “klâsik”likten ne söylenmek istediğini anlayamıyorum. Eğer yukarıdaki tel konusuyla ilişkilendiriliyorsa bunun hiç bir anlamı olamaz. Eğer “klâsik”likle “eski”lik kastediliyorsa buna söylenecek hiçbir şeyim yok. O zaman “at” “concort” uçağa göre klâsik diyebilirim sadece. Kaldı ki yüzyıllar boyu (19. yüzyıl ortalarına kadar) kemençe 2 telli olarak kullanılmıştır. Bu durumda asıl “klâsik” olan 2 telli kemençe olmak gerekmez mi? Şunu da ifade etmek isterim: bu “klâsik” tartışmasında ben geriye çekilip “evet 3 telli klâsik 4 telli değil” demeye razıyım. Bu hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Ben 4 telli kemençemle çok daha rahat ve çok daha zengin bir icra yapabiliyorsam işte yalnızca bunun önemi var. Bu benim için yeterli. Yani asıl iddiam da bu.

4 telli kemençe aleyhinde olanların asıl neye itiraz ettiklerine dair elle tutulur mantıklı bir sebebe rastlayamadım ama bence onların farkında olmadan itiraz ettikleri tek bir konu var o da kemençenin yapısıyla hiçbir alâkası olmayan “tavır” konusudur. Bilindiği gibi Türk müziğinde bireysel tavır, çeşitli ekoller ve dolayısıyla bariz icra farklılıkları çok belirgindir. Kemençede de birçok ekol vardır. Ama özellikle 3 telli kemençe icracılarını Tanburi Cemil Bey ekolü çok etkilemiştir. Hocam Cüneyd Orhon ise Cemil Bey’i değil Vasil tavrını benimsemiştir. Bu iki ekol arasında çok büyük farklar vardır. Tnb. Cemil Bey’in kısa, stresli yayları ve glisandolu tavrına karşın Vasil daha ağır ve Ama kadri Efendi’nin “metrolarca yayı var” dediği kadar uzun yaylarla çalınan bir tavra sahiptir. Maalesef Cemil Bey’in kayıtları elimizde olmasına rağmen Vasil’den hiçbir kayıt yoktur. Ancak silsile yoluyla ve yazılanlardan onun tavrı hakkında bilgi edinebiliyoruz. Cüneyd Orhon’un da bu tavra çok yakın olduğunu kendisine Vasil’in öğrencisi olan Subhi Ziya Özbekkan söylemiştir. Dolayısıyla 4 telli çalanlar Cemil Bey tavrında değiller Ama maalesef görüyorum ki eğer kemençede Cemil Bey veya ona çok yakın bir tavırda çalmıyorsanız kabul görmüyorsunuz. Ayrıca Cemil Bey’in de ömrünün son zamanlarında Vasil tavrına döndüğünü Mesut Cemil Bey kitabında yazmıştır. Yani aslında müzik adamlarının 3 telli, 4 telli dedikleri fark, kemençeler arasında yapısal bir ayrılık olmadığına göre, sadece tavır farkı olmalıdır.

Bu konuda yaşadığım bazı anekdotları aktarmak isterim. 2002 yılında bir sempozyumda bu konuyla ilgili bildiri okuyordum ve dinleyicilere Cüneyd Orhon’un CD’sinden üç eser dinlettim (CD’de her iki kemençeyi de kullanmıştı) ve hangisinin 3, hangisinin 4 telli ile çalındığını sorduğumda hiç kimse bilemedi. Öğrencim Sercan Halili arkasını dönüp çalıyor ve dinleyenlere soruyor “kaç telli?” Herkes “3 telli” diyor gösterince de büyük bir şaşkınlık, sadece kemençesine bağırsak tel taktı. Yıllar önce konservatuarda öğrencilere çalgı tanıtımı esnasında Lale Akay kemençeyi tanıtıyordu ve bir örnek çaldı. Kendisi 3 telli kemençeyi İhsan Özgen’den öğrenmiş sonra da Cüneyd Bey ile 4 telli çalışmıştır. Bu gün bu kemençenin hocasıdır. O gün Cemil Bey tavrına da yakın bir icra yapmıştı. Arkada oturan bir hocamız şöyle dedi: “ bravo doğrusu 3 telli kemençeyi 4 telliye taşımış”. Pes yani bunlara söyleyecek bir şey bulamıyorum. Ve icra farkı ya da “tavır” diyeceğimiz şeyi, 3 telli kemençenin 4 telliden daha iyi olduğu yorumunu getirerek algılamanın izahını sizlere bırakıyorum.

Konuyu şimdiye değin yapıldığı gibi dar kapsamlı düşünmemek gerikir. ülkemizde yeniliklere “karşı” olmak ve “istemezük” mantığı yüzyıllardan beri maalesef hala devam etmekte.

Aslına bakarsanız bana öyle geliyor ki bütün bu itirazlar “yenilik”ten korkmaktan başka bir şey değil. Bu da çok “insani” bir tavır olmakla beraber ne doğruluk ne de gelişmişlik açısından insanlığın hep karşısına çıkmış bir “insani” özürden başka bir şey değil bence.




Hoşgeldiniz