Devlet Radyoculuğundaki Türk Musıkîsi Yayın Politikalarına Kronolojik Bir Bakış… Salih Zeki Çavdaroğlu


Toplam Okunma: 4254 | En Son Okunma: 15.11.2018 - 14:38
Kategori: Araştırma Yazıları

Yirminci yüzyılın önemli buluşu ve yazılı basın dışında kulağa hitabeden ilk kitle iletişim aracı Radyo Yayıncılığı’ nın öncüsü “İleri” Gazetesi sahibi Sedat Nuri(İleri) Bey (1888-1943) dir. Yakın arkadaşı –II.Abdülhamit döneminde evden eve telgraf hattını kurmuş olan- Hayrettin (Hayreden) Bey’ in işin tekniğine ilişkin yardımları sonucu, birlikte geliştirdikleri bir radyo alıcısıyla beraber M. K. Atatürk’ ün huzuruna çıkarlar.

Atatürk bu konuyla yakından ilgilenir. Bir an önce yayıncılığın başlatılması için ilgili kişi ve kurumları harekete geçirir. Sonuçta İş Bankası, Anadolu Ajansı ve bazı gerçek şahısların katılımıyla “Türk Telsiz Telefon A.Ş. ” ünvanlı şirket kurulur. Şirketin radyo yayınında tekel olmasına ilişkin on yıllık süreyi kapsayan anlaşma, 8 Eylül 1926 tarihinde imzalanmıştır. Anlaşmanın imzalanmasından sonra aynı günlerde Türkiye’ nin ilk radyo istasyonu Eyüp İlçesi’ nin o günkü adıyla Osmaniye , bu gün Hasdal olarak bilinen semtinde hizmete açılır. 27 Nisan 1927’ de İstanbul Sirkeci Büyük Postane binasında deneme yayınına başlayan İstanbul Radyosu, 6 Mayıs’ ta da düzenli yayınını başlatır.

Bu projenin birkaç sene öncesinde Fransız işgal kuvvetlerinden kalan bir telsiz telefon, ilkel bir verici olarak kullanılırak 19 Mart 1923’te İstanbul Öğretmen Okulu binasında radyoculuğun ilk deneme yayını gerçekleştirilmiştir.
Radyo’nun ilk idare müdürü Sedat Nuri(Hayreden) Bey, Teknik Müdürü Hayrettin(Hayreden) Bey, spikeri ise Sadullah Gazi Bey’ dir. Radyo İlk kadın spikerine ise 1935’ te Eyser Hanım’ la kavuşacaktı. Ancak şu bir gerçektir ki , müzik yayınları uzun yıllar Mesud Cemil Bey’ in sunumuyla yapılacaktır. Mesud Cemil tambur, kemençe, lavta ve viyolonsel icracılığının yanında ı sıra spikerlik, program şefliği, nota ve kütüphane memurluğunda adeta tek kişilik bir ekiptir.

Müzik yayınlarının sorumlusu o dönemin Darülelhan (Konservatuvar) Müdürü Musa Süreyya Bey’ dir. Radyoda ilk kadın icracı Vecihe Daryal, ilk kadın şarkıcılar ise Hikmet Rıza, Vedia Rıza ve Belkıs Hanımlar’dı.

Yayının başladığı gün İstanbul’ da bulunan alıcı sayısı ise sadece sekizdir.

Yayınların başladığı ilk günlerden birinde spiker, yayın akışını şu sözlerle bildiriyordu :

-“Alo alo ! Muhterem samiin, şimdi bugünkü neşriyatımızın muhteviyatını arz ediyorum”:

19.00 Stüdyo Musiki Heyeti’nden Şevkevza faslı
19.30 Esham ve Tahvilat Borsası Haberleri
19.40 Telsiz Telefon Orkestrası
20.10 Zahire Borsası Haberleri
20.20 Telsiz Telefon Musiki Heyeti
20.50 Anadolu Ajans Haberleri
21.00 Telsiz Telefon Orkestrası
21.30 Matmazel Apostoldi tarafından Teganni”

Dönemin ünlü sesleri Hafız Burhan (Sesyılmaz), Sadettin Kaynak, Münir Nureddin Selçuk, Tanburacı Osman Pehlivan ,Safiye Ayla radyonun ilk starları olarak emisyonlara çıkacaklardır.

“…İstanbul Radyosu’nun 1936’ya dek devam eden birinci dönem yayınlarına görev alan ses ve saz sanatçılarından bazıları şunlar:
Mesut Cemil, tamburi Refik Fersan, Fahire Fersan, Nabile Hanım, Müzeyyen Hanım, Safiye Ayla, kanuni Vecihe Daryal, kanuni Ahmet Yatman, kemani Cevdet Çağla, hanende Zeki Bey, Neyzen Tevfik, İzak Elgazi, udî Cemal Bey, Necati Tokyay, Emin Ongan, Hafız İzzet, Ethem Bey, Necmi Rıza Ahıskan, Mustafa Çağlar, Cemal Kâmil Gönenç, Mahmure Hanım, Veli Kanık, Müjgan Hanım, kanuni Atağ Bey, hanende Hikmet Hanım, Artaki Candan, udî Mustafa, Tanburi Dürri Turan, kemençeci Anastas, rebabi Eyyubî Mustafa Sunar, udi Hayriye Hanım, kemençeci Kemal Niyazi Seyhun, Ruşen Ferit Kam, Süheyla Hanım, Nubar Tekyay, Nezahat Hanım, kemani Reşad Erer, piyanist Cemal Bey, Naime Sipahi, Hadiye Ötügen, Nebile Hanım, Hafız Burhan, Münir Nureddin Selçuk. (Kaynak: İstanbul Radyosu, Anılar/Yaşantılar.) Radyonun bu kadrosundan bugün sadece Müzeyyen Hanım (Senar) hayatta…” (1 )
Tarih 1 Kasım 1934’ tür; M. Kemal Atatürk TBMM’ nin yeni dönemini açış konuşması yapmaktadır. Konu Musiki bahsine geldiğinde :
“Güzel sanatların hepsinde ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak burada en çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk Musıkîsidir.Bir ulusun yeni değişikliğine ölçü, musıkîde değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bu gün dinletilmeye yeltenilen musiki yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal, ince duyguları, düşünceleri anlatan, yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce genel son musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu yüzeyde Türk Ulusal Musıkîsi yükselebilir, evrensel Musıkîde yerini alabilir. (2)

Mustafa Kemâl’in bu nutkunda en dikkati çeken husus, o gün söylediği : “…Bu gün dinletilmeye yeltenilen musiki yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır…” cümlesi ile; altı sene öncesinde 1928 Sarayburnu Konseri sonrasında değindiği : “artık bu basit musiki, Türk’ ün çok münkeşif (gelişmiş) ruh ve hissini tatmine kâfi gelmez…” cümlesi bir arada değerlendirildiğinde, ifade ettiği hükmün artık bu “basit musiki” için gereğinin yapılma vakti geldiğinin habercisiydi.

Nitekim, M. K. Atatürk’ ün bir gün önce TBMM’nde yaptığı konuşma bu konuda en etkili icra makamı olan Dahiliye Vekâleti (İçişleri Bakanlığı) ile o makamda oturan Bakan Şükrü Kaya’ yı hemen harekete geçirir. Dahiliye vekili işareti devrin Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim Tör’ den almıştır.

Tabiiki İttihatçılık’ tan gelen bir alışkanlıkla ve “söyletmen !Vurun!” tarzındaki bir genelge ile: “…Ankara ve İstanbul Valilerine radyo programlarında alaturka musıkinin yasaklandığı, sadece Batı müziğinin çalınabileceği…” ( 3 )
emir buyuruluyordu.

Bu yasak 6 Eylül 1936’ ya kadar, yani 1 sene, 6 ay 4 gün sürecekti. Türk Musıkîsi yasağının radyolardan nasıl kaldırıldığına dair ilginç bir anekdotu Atatürk’ ün uşağı Cemal Granda anlatır :

“…Radyolarda Klâsik Türk Musıkîsi çalınması yasağı bir süre sürdü. Bir gece sofrada Atatürk, konuklar arasında bulunan bestekâr Sıtkı Bey’ in ud ve tanburunu, eşi Vasfiye Hanım’ın sesiyle coşarak dinledikten sonra:
-Sıtkı Beyefendi gidip İstanbul ve Ankara radyolarında birer konser veriniz, dedi.
Bu sözlerle radyolardan kaldırılan Klâsik TürkMusıkîsi, yeniden konulmuş oluyordu…” (4)

Yasak her ne kadar fiilen bitmişse de , devletin radyolarında yine, öngörülen “millî musıkî” yi seslendiren programlar doldurmaktadır. Halk pratik zekâsıyla kendi zevkleri ile bağdaşmayan yayınlar karşısında, en azından yergilerini belirtirler.
… Müzik devrimi böyle yapılmış yapılmasına da, kaçınılmaz sonuç ortaya çıkmış. Yani halk Arap istasyonlarına dadanmış. Ankara’ da Vehbi Koç’ un yeni açılan mağazasına gelen köylüler, ’Bana bana bir radyo ver, ama içinde Necip Aşkın olmasın’ demeye başlamışlar. (Necip Aşkın o dönemde Ankara Radyosu’ nda batı müziği çalan bir sanatçı…)” ( 5 )

Bu hicivin bir başka versiyonun da da, o yıllarda Riyaset-i Cumhur Senfoni Orkestrası’nın Şefi olan Praetorius’ un konserleri radyoda o kadar kabak tadı vermiş olmalı ki; radyo cihazı müşterilerinin satıcı firmalardan alıken “Aman!…İçinde Praetorius olmasın..” uyarısında bulunduklarından sözedilir.

Radyonun Türkiye’ye girmesi aşağı yukarı “inkılâplar”ın en radikal bir şekilde uygulandığı zamana rastlar. Böyle bir imkândan devletinin yetkilileri , ulus devletin kuruluş aşamasında azami derecede yararlanırlar. Şöyle ki :

“…Radyo’ ya gelince, eski cânandan nişâne olan her her motif, musiki başta olmak üzere gündemden kovulmuştu. Radyo proğramlarında Türk halkından en küçük bir esinti yoktu. Radyo, limonlukta yetiştirilmeye çalışılan Türk burjuvazisinin ‘alafranga’ temayüllerine bir rehber, yeni inancın ateşli vaizlerine modern bir söz kürsüsü olmuştu….Atatürk’ ün sofrasında kaydolunan bir turfanda fikir, Çankaya dönüşü radyoya uğranmak suretiyle, anında yurttaşlara aktarılıyordu…”( 6 )

İlk açılış yıllarından yasak kararının alındığı tarih olan 1934’e kadar, yayınlarda Türk Musıkîsi’ ne ağırlıklı bir şekilde yer verilir.
”…1927’ de faaliyete geçen radyo yayınlarında ilk halk müziği örneklerinin İstanbul’ dan verildiği görülür. Tanburacı Osman Pehlivan 1930’ larda Rumeli Türküleri icra etmektedir. Bazı mahalli sanatçılar da yerel havalar çalıp okumaya başlamışlardır. (Sivas’ tan Aşık Veysel, Erzurum’ dan Faruk Kaleli, Adana’ dan Aziz Şenses, Karadeniz’ den Kemençeci Sadık ve Hasan Sözeri, Malatyalı Necati gibi)” (7 )

Daha sonra 18 Kasım 1927 günü bu kere Ankara Radyosu, o gün Babaharman, bu gün Telsizler olarak bilinen semtte verici istasyonu ile Ulus’ta Büyük Postane ‘deki stüdyosunda yayına başlayacaktır.

Ankara Radyosu bugünkü binasına taşınana kadar değişik altı binada faaliyetini sürdürecektir. Radyo’ nun stüdyosu Büyük Postane’ den sonra Riyaseti Cumhur Senfoni Orkestrası’ nın ikinci katına, daha sonra da sırasıyla Musiki Muallim Mektebinin bitişiğindeki bir binaya, Ankara Palas otelinin mutfağının bitişiğindeki odaya, daha sonra Sıhhiye’ deki bir sokağa taşınacaktır.
Ankara Radyosu’ nda Cevdet Kozanoğlu yönetiminde bir Türk musıkisi yayınları şubesi oluşturulur.

Ankara Radyosu kuruluşunun sonrasında uzunca bir arayıştan sonra ancak 1933 ‘ e gelindiğinde kurumsal bir nitelik kazanır.

Radyo modern binasına 28 Ekim 1938 günü, yani Cumhuriyet’ in 15. Yıldönümünden bir gün önce taşınır.

“…1930’lu yıllarda radyodaki musıki yayınlarının büyük çoğunluğu canlı yayınlardı. Gramofon plâkları çok az kullanılıyordu. İstanbul’daki ilk radyo istasyonunun üç daimi musıkicisi vardı: Mesud Cemil (aynı zamanda yayım müdürü ve spiker), kemençeci Ruşen Ferit Kam, Kanunî Vecihe Daryal. Üçü de geleneksel musıkinin icracısıydı; ama Mesud Cemil Batı musıkisinde viyolonsel de çalıyordu radyoda. Radyonun öteki musıkicileri kurumun daimi kadrosunda yer almayan, programdan programa değişen sâzendeler ve fasıl hânendeleriydi…” ( 8 )

Radyoların kuruluşundan sonra ilk dokuz yıl içinde günlük yayın süresi 3-4 saat arasındadır.
Telsiz Telefon şirketi başlangıcından itibaren gelirinin giderlerini karşılamayışı sebebiyle sıkıntılı yıllar yaşar. Hatta uzunca bir süre program yapan sanatçılar hiç bir ücret almadan mesleklerini amatörce yaparlar.

“…. O yıllarda radyo idaresi acınacak durumdaydı. Borçlar ödenemeyecek duruma gelindiğinde , Vecihe Daryal’ ın annesinin emekli maaşı yatırılır, bir imkân doğunca geri verilirdi…” (9)

Bu yüzden dönemin hükümeti , 1936 yılında sona eren sözleşmeyi yenilemez. Sonuçta 13 Haziran 1937’ de yapılan genel kurulda İstanbul Telsiz Telefon Şirketi kendini tasfiye etmeye karar verir.

PTT 1938-40 seneleri içinde vericilerin gücünü arttırsa da, yayın kalitesi bir türlü yükseltilemez. 1938’ de antenleri ve mikrofonları kapatılan İstanbul Radyosu, yayınına tekrar 1949’ da hizmete sokulacak yeni binasında başlayacaktır.
İkinci Dünya Savaşı dönemini kapsayan 1939 – 1945 yılları arasında Türkiye savaşla ilgili haberleri İstanbul ve Ankara radyosunun “ajans”larından büyük bir kuşku ve merakla izleyecektir.

Radyolarda müzik yayın ağırlığı 1940’ lardan 1950’ ye kadar Türk Beşleri olarak adlandırılan Batı Müziği üreten bestecilerin ”yapıt” larına verilir.

”…Ankara Radyosu yerli musıkî malzemesinin Batı tekniğiyle işlenmesi görüşüne dayalı, devletçe de resmen desteklenen musıkinin örneklerini halka tanıtmaya, sevdirmeye çalıştı; bu yeni musıkinin etkili kurumlarından biri oldu. Sadece çok seslendirilmiş halk türkülerini okumak üzere bir de koro kuruldu; bu koro yıllarca Ankara Radyosu’ nda haftalık programlar hazırladı….

…Ankara Radyosu 1943’te ‘Dinleyici İstekleri’ programları hazırlamaya başladı. Radyonun halka dönük programları arasında ‘Dinleyici İstekleri’ programları özel bir önem taşır. Dinleyicilerin mektup yazarak isteklerini bildirdikleri bu programlar ilkin Klâsik Batı Musıkisi türüyle sınırlıydı. Klâsik Batı Musıkisinde dinleyici isteklerine yer verilmesi devlet radyosunun bu seçkin musıkiyi halka sevdirmesinin en açık göstergesiydi. Sonradan öteki musıkî türlerinde de ‘dinleyici istekleri’ ne yer vermeye başlandı. ” ( 10 )

1940 yılında radyonun idaresi Matbuat Umum Müdürlüğü’ ne verilir. Ankara radyosunun yönetimine Vedat Nedim Tör getirilir. Vedat Nedim Tör yönetiminde radyo çeşitli değişik uygulamalara başlanır. Klâsik Türk Müziği ve Türk Halk Müziği’ nin notaları arşivlenir. Ankara Radyosu ‘ nun bir Konservatuvar misyonuna dönüşmesi ve bu niteliğini uzun yıllar koruması yine o yıllardaki kararların bir sonucunda oluşur.

Dönemin radyoculuk politikasını Vedat Nedim Tör : “…“Programlarda halkı sıkmadan, ukalalık etmeden, oyalayarak, bir takım olumlu, yararlı bilgiler vermek, eğitici telkinlerde bulunmak, gençliğin ve halkın keyfini, moral sağlığını bozucu yayınlardan kaçınmak prensiplerini güderdik.” Şeklinde açıklıyordu.

1942 Eylül’ün de Türkiye genelinde istatistiki verilere göre toplam 111747 toplam radyo vericisi vardır. Bunun 42573 adedi İstanbul’ da, 13457’ si Ankara’ da, 6326’ sı İzmir’de, 1218’ i Kayseri’ de, 15’ i Hâkkâri’ dedir.
İşte bu yıllarda, radyonun Türk Klâsik ve Halk Müziği yayın politikasında gözle görülür değişimler yaşanır. O zamana kadar belli bir bütünlük içinde icra edilen Klâsik ve halk musıkilerinin icraları ayrıştırılır. Özellikle, halk müziği derleme ve yayınlarında folklorik kurallarla bağdaşmayan bir politika oluşturulmuş :
”….’böl ve hükmet’ görüşünün ajanları ve yardakçıları tarafınan bol bol işlenerek, masum zihinler bulandırılmış ve sun’i bir halk musıkisi icra’ı, bilhassa radyonun yardımıyla yaygınlaştırılarak, yeni ve ayrı bir tür haline getirilmiştir. Halkın musıki zevki üzerinde son derece menfi te’sirler yapan bu cereyan, giderek, çözülmesi müşkil bir mes’ele haline gelmiştir. Folklor malzemesi ile ciddi sanat mahsulü arasındaki fark gözden kaybedilmiş, giderek tükenen repertuvar, yeni ‘besteler’ in birer derleme imişcesine sunulmasıyla şişirilmeye çalışılmış, hattâ, bestekârı bilinen, dış kaynaklı bir takım yeni ‘mahnılar’ , ’Kars folklorundan örnekler’ yutturmacasıyla radyo mikrofonlarına getirilmiş ve ‘Kolhoz kahramanı! Süreyyâ’ için bestelenen şarkı, Doğu Anadolu türküsü yapılmak istenmiştir…” ( 11 )
1930’ lu yıllarda Türkiye genelinde yapılan “ Halk ezgilerini derleme” gezilerinde elde edilen verilerin ses kayıtları ve notalama işlemleri bitirilmiştir. Ankara Radyosu’ nda Halk Müziği yönetiminin başına geçen Muzaffer Sarısözen’ in , Vedat Nedim Tör , Halil Bedii Yönetken ve Sadi Yâver Ataman ile yaptığı müşterek çalışmalar sonrasında “ Yurttan Sesler” topluluğunu kurar. Bu topluluğun programları radyolarda artık uzun yılların vazgeçilmezi olacaktır.
Yurttan Sesler’ in kadrolu sanatçıları dışında , Muzaffer Sarısözen yöresel aşık ve türkücüleri de zaman zaman korosu içinde misafir sanatçılar olarak yayınlarında ağırlar. Bunlardan Aşık Veysel , Ürgüplü Refik Başarır , Zaralı Halil gibi isimler , yurt genelindeki ünlerini bu ayınlarla kazanırlar.
Türkiye’ nin geleneksel müzik icralarına Klâsik ve Halk Müziği gibi iki ayrı kategoriye konulması dışında bir de bunların “koro” ile icra edilmesi anlayışı getirilir. Koro ile : “…sanatsal ciddiyetin musıkimiz mümkün olduğunca ‘Batılı’ bir görünüm verilerek yeniden kazanılabileceğine inanıldı. ’Koral’ ve ‘orkestral’ icralar bu anlayışa hizmet edeceklerdi. Böylece geleneksel musiki kendini etkili bir biçimde savunmuş olacaktı. Bu yeni koro icralarının öncülüğünü bizzat Ali Rıfat Çağatay ve Mes’ut Cemil gibi geleneksel üstâdlar yapıyordu…
…Kısacası,uzunca bir süre Türk müziğinde fraklı ya da smokinli, sahne düzenli, büyük senfonik orkestralı eli sopalı ‘şef’ li geniş Türk müziği koroları oluşturarak içeriğe zarar vermeden müziğin Avrupaî bir ciddiyet kazanacağına inanıldı….” (12 )
Günümüzün önemli müzikçilerinden Mutlu Torun’un bu konudaki görüşleri de oldukça eleştireldir ve Geleneksel musıkinin icra tarzlarındaki değişimleri olumsuz bulur ve şöyle der :
“…Radyo, TV’ ler ve diğer yayınlarda toplu icra tercih ediliyor. Halbuki Türk Müziği’ nin aslî karakterlerinden biri de oda müziği olmasıdır. Farklı disiplinlerden gelen enstrümanların oluşturduğu bir kalabalık grup, ifade birliği olmadan tek sesli müzik yapıyor. Gelenekte, fasıl takımındaki sâzendeler, birbirinin tavrını bilen, nota dışında da çok güzel emprovize icralar koyan kişilerdi…” ( 13 )
Koro uygulamasının müziğimize yine körü körüne Batı’ yı taklitten ileri geldiğini, bu taklidin gerekçelerini akademisyen Cem Behar şöyle anlatıyor :
 “… Devletçe teşvik edilen, makbul ve `ileri` addedilen musıki türü oydu. Zaman zaman yasaklanan, horlanan, küçümsenen, geçmişle, eski siyasi rejimle (yani Osmanlı` yla) özdeşleştirilip hem kültürel olarak `geri` hem de siyasal olarak `gerici` görülen geleneksel Osmanlı–Türk musıkisi ise resmi desteklerden payını alamıyordu. Türk musıkisi ancak Batılı formel kalıpların içine girebildiği ölçüde resmi söylemde `çağdaş` ve muteber bir kimliğe kavuşuyordu. Yani Türk operası, Türk senfoni ve konçertoları yapılması gerekiyordu illa ki. Bir kültür alanı `üstün` idi, diğeriyse değildi. Hakim kültürle ilişki içinde bulunan bir `alt–kültür` alanında buna çeşitli tepkiler ortaya çıkabilir. Bunlardan biri isyan, bir diğeri de intihardır. En sık rastlananı ise uyum ve taklittir. 1930`lu ve 40`lı yıllarda Türk musıkisi çevreleri buna yöneldiler. Dönemin siyasal otoritesinin politik sebeplerle bu müzikten esirgediği prestij, önem, ilgi ve toplumsal statüyü başka yollardan elde etmeye çalıştılar. Bir tür nefsi müdafaa tavrı içine girildi ve bazı yüzeysel şekil değişiklikleriyle `çağdaşlığa` yaklaşılacağı sanıldı. Koro kavramı ve uygulamaları işte bu halet–i ruhiyeyle Türk musıkisine sokuldu. Oysa geleneksel müziğimizde bunun yeri yoktu. Koro kavramı geleneksel Osmanlı/Türk musıkisine tamamen yabancıdır. Geleneksel musıkimizin esas niteliklerinden biri de az sayıda müzisyenle, küçük gruplarla icra edilmesidir…” ( 14 )
Bu gün İstanbul Harbiye’ de bulunan İstanbul Radyosu binası için, 1945’ te proje yarışması düzenlenir. Yarışmayı Doğan Erginbaş, Ömer Güney ve İsmail Utkular’ ın ortak projesi kazanır. 1945 yılının Kasım ayında temelleri atılır. İnşaat tamamlanarak, 19 Kasım 1949 günü, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün konuşmasıyla hizmete açılır.
 “…Eski İstanbul Radyosu’ nun kapatılmasının üzerinden yıllar geçmiş , arşivi dağıtılmış, yayıncılık açısından ortada pek bir şey kalmamıştı… Halbuki Ankara Radyosu geçen onüç yıl içinde hızlı bir tempo ile çalışmış , önemli bir arşiv oluşturulmuş , bir plâk kayıt stüdyosu bile kurmuştu. Bu açığı kapatmak isteyen Mesud Cemil , elbetteki kendiden sonraki radyo müdürü olan arkdaşına başvuracaktı. Öyle de yaparak İstanbul Radyosu kendini toparlayıncaya kadar Ankara Radyosu’ nun imkânlarından yararlandı…” (15 )
DP iktidarının başladığı günlerde, toplumun sahip çıkmadığı bazı inkılâplar artık aslına rücû etmeye başlar. Ezan’ ın yeniden aslî şekliyle okunmasından sonra , radyoda Mayıs 1950’ de Klâsik Türk Musıkîsi yayınları bütün müzik yayınlarına göre %39 iken, Ağustos 1950’ de bu oran % 46 ya çıkar. O zamana kadar Devlet eliyle tekdüze bir müzik oluşturma gayretleri, kesintisiz olarak ve baskıcı bir dayatma ile sürüp gitmiştir. Hatta Devlet , Batı sistemli müziği kendi korumasında tutup, makamsal Türk Müziğini kendi haline bırakıp, şartları farklı bir plâtforma dahi beraberliklerine tahammül edemez. Klâsik Musıki ancak gazinolarda yozlaşarak yaşamını devam ettirmeye çalışır. Geleneksel Musıki DP iktidarı ile bir yerde dolaylı da olsa Devletin himayesine alınır.
1930’lu yılların ortalarında başlayan Arap Filmleri furyası, 1950’ lerde de devam etmektedir. Geleneksel Türk Musıkısi artık yasak olmayıp, toplumdan gelen taleplere göre radyo yayınlarıyla desteklenmektedir.
1950’ li yıllarda Geleneksel Türk Musıkisinin yıldız isimleri Münir Nureddin Selçuk, Yesari Asım Arsoy, Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses’ tir. Daha sonra bu isimlere Alaaddin Yavaşca ve Zeki Müren katılacak ve Türkiye radyolarının emisyonlarında uzun yıllar büyük bir beğeni ile dinleneceklerdir.
 “…1950 yılında DP iktidara gelinceye kadar,Türkiye’nin resmî müzik politikasında hiçbir sapma olmamış ve devlet ancak Batı Müziği çalışmalarını desteklemişti. Ancak o tarihten sonra bu denge Klâsik Türk Müziği ile Halk müziği lehine bozuldu ve radyolardaki çok sesli müzik programları iyice azaltılarak,Türk Müziği yayınlarının oranı büyük ölçüde arttırıldı. Türkiye’de yapılan müzik eğitiminde ve bu daldaki eğitim kurumlarına verilen devlet desteğine daha dengeli bir politika izlenmesi tam anlamıyla ancak, 1970 yılından sonra sağlanabildi…” ( 16)
1951 yılında Mesud Cemil Bey Ankara Radyosu’ ndan, İstanbul Radyosu Müdürlüğü görevine tayin edilir.
Mesud Cemil’in İstanbul Radyosu’ na tayininden sonra bir süre Ankara Radyosu Klasik Koro Şefliği’ ni Ankara-İstanbul arasında gidiş gelişlerle yönetir. Bir süre sonra bunun bu şekilde yürümeyeceğini anlayarak görevini Ruşen Ferid Kam (1902 – 1981 )a devreder.
Ruşen Ferit Kam , “…Koronun yönetimini kabul ettikten sonra çok sesli musıkî sanatkârlarının, özellikle yakın arkadaşı olan Ferit Alnar’ ın fikrini aldı. Yabancı dillerde yayınlanmış koro şefliği ile ilgili pek çok kitap getirtti. Bunları inceleyerek geniş bilgi edindi. Bu ön çalışmalara rağmen her zaman olduğu gib tedirgin günler geçirdi. İşe başlayınca şeflik anlayışını daha değişik bir açıdan ele alarak , az çok açıklamalı bir program niteliğini kazandırdı. Önce o günkü programın mahiyetini ve bölümlerini anlatır , taksim edecek sanatkârların iisimlerini sıralar ,eserler ile bestekârlarının hayat hikâyelerini anlatarak musıkîmizdeki yerini belirtir , bestelerin sözlerini vezin kalıplarına göre okur , sonra bu günkü dile göre açıklamasını yapardı…” ( 17 )
 Ruşen Ferit Kam’ ın o yumuşak ve tatlı üslubuyla sunduğu“ İzahlı Müzik Saati”, sonraki kuşakların bu musıkîye ilgilerinin çekilmesi yönünde önemli bir çalışma olacaktır.
Bir ara kesilen bu programın devamı 1960’ lı yıllarda yeniden yine Ruşen Ferit Kam tarafından sürdürülmeye başlar. Ben de o yıllarda henüz 12-13 yaşlarında olmama ve bu musıkiyi anlayacak bir birikimde olmamama rağmen , sırf Ruşen Ferit Hoca’ nın verdiği biyografik,edebî ve tarihi bilgilerin cazibesi sebebiyle meraklı izlerdim. Bunları dinlerken de dolaylı olarak, otantik Türk Musıkîsi nağmelerine büyük bir yakınlık duydum. Tahmin ediyorum bizim kuşağın Klâsik Türk Musıkîsi’ ne ilgisinde Ruşen Ferit Hoca’ nın yaptığı programların katkısı inkâr edilemez.
27 Mayıs’ ın darbe yönetimi, 1950’ den sonra geleneğe dönülmenin hesaplarını Türkiye Radyolarından da soracaktı.
 27 Mayıs 1960 darbesinden sonraki günlerdeki idarî kaostan Ankara Radyosu da nasibini alır. Darbe yönetimi nedense o günlerde başta Ruşen Ferit Kam olmak üzere , özellikle Klâsik Türk Musıkîsi icra eden sanatçılar hakkında dönemin “ Akis” ve “Kim” dergilerinde yayımlanan isnatlara dayanarak suçlamalarda ve takibatlarda bulunur. Darbeci cuntanın Ankara Radyosu’ nu yönetmekle görevlendirilen kişilerin geleneksel musıkînin en değerli kayıtlarını taşıyan “taş plâk”lara dahi tahammülleri yoktur. Nitekim ihtilâli takibeden günlerde , radyodaki bant kayıtları ile adetleri 3000 civarında olan ve tarihi değer taşıyan taş plâk, radyonun Ankara/Etimesgut’taki depolarında çürümeye terkedilir.
“…içinde herbiri musıkîtarihimiz açısından çok değerli olan bu plâkların pek çoğu, 1960 ihtilâli sırasında sorumlular tarafından sorumsuzca tahrip edilmiş , bir plâk şirketinde satılmış , kamyona çiğnenerek doldurulmuştur…”(18)
Darbeci cuntanın radyoların yönetimine getirdikleri insanların , bırakın siyasi ve sosyal programları , en masum müzik programlarını dahi komplo teorisi üzerinden gerçekleştirmesi , adeta “fıkra” haline dönüşecektir.
O yıllarda Demokrat Parti iktidarı mensupları bilindiği gibi Yassıada’ da yargılanmaktadırlar. Bu parti yandaşlarının Kumkapı’ dan Yassıada’ ya bir tünel kazmaya başladıkları, bunların yakalandıkları gibi gülünç bir dedikodu senaryosu da o günlerde gündemdedir. TRT’ deki yetkililer de “ada” fobisinin olmaması mümkün değildir. Bunun için de kurum mensuplarına, her halde bir genelgeyle “ada” yı çağrıştıracak imajlardan kaçınmaları uyarısının yapılmış olması ihtimali de oldukça kuvvetlidir.
Böyle bir konjonktürde , Necmi Rıza Ahıskan bir gün İstanbul Radyosu Stüdyolarında bant yapmaktadır. Tanburî Necdet Yaşar , Necmi Rıza Bey’ e bir şaka yapmayı düşünmektedir. repertuvarında ne olduğunu sorar. Bundan sonrasını , yani Ahıskan ile Yaşar arasındaki diyalogu Sayın Fırat Kızıltuğ’ dan dinleyelim :
“… - İlk eser, Osman Nihad Akın’ dan. Nihavend.
- Hangisi ?
- ‘ Gece sahilden açıp sandalı enginlere biz ,
Uyuyan Marmara’ nın koynuna dalsak ikimiz ‘
- Aman abi , o şarkı hiç okunur mu ?
- Niye, ne var ki bu şarkıda ?
- Ne yok ki , abi ? Mahkemeler Yassıada’ da devam ediyor . Üstelik kumandan verici odasından dinliyor. Sen Marmara diyorsun , sandalla gece vakti denize açılıyorsun. Enginler diyorsun . Bu düpedüz yargılananlara mesaj göndermek !
- Peki , peki ! Başka şarkı okuruz… “ (19 )
Bunun sonrasındaki şarkı seçimi için Ahıskan’ ın önerdiği “Körfezdeki dalgın suya bir bak göreceksin” , “ Çamlarda şafak rengi gibi gönlüme aktın” isimli şarkılara da Necdet Yaşar Bey benzeri kuşkularla karşı çıkılınca , Necmi Rıza Bey :
“…. ‘ Ben bant filan yapmıyorum , gidiyorum ‘ dedi Stüdyodan dışarı fırladı. Çıkar çıkmaz sâzendeler makaraları koyverdiler. Necmi Rıza’ ya iyi bir oyun oynamış, bandı yatırmışlardı …” (20)
28 Mayıs 2004’ te vefat eden “Geleneksel” ve “Tasavvuf “musıkimizin emsalsiz ses ve üslûbunun temsilcisi Kâni Karaca’ nın İstanbul Radyosu’nda klâsik repertuvarımızın en güzel ve bir o kadar da zor eserlerinin kayıtları okuduğu kayıtların yüzde biri bile Türkiye’nin arşivinde yok. Bu öyle bir kadir bilmezlik ve duyarsızlıktır ki anlatılamaz.,TRT politikası gereğince maalesef çoğu diğer icralar gibi silindiğinden , Kâni Karaca’ dan geriye kalan ses kayıtları da artık yok.
Oysa Karaca ; “… 1950’lerin sonları ile 1960’lı yıllarda İstanbul Radyosu’ ndan yayımlanan programlarda Mesud Cemil, Cevdet Çağla, Vecihe Daryal, Yorgo Bacanos, Niyazi Sayın, Necdet Yaşar, Sadettin Heper gibi çok değerli saz sanatçılarının eşliğinde okuduğu çok seçkin eserler radyo tarihinin en üstün nitelikli programları arasındadır. Bu dizi radyo konserlerinde yer alan eserlerin hemen hemen hepsi ilk kez Karaca’ nın yorumuyla seslendirilmiştir…” ( 21)

TRT DÖNEMİ

1961 Anayasası’ nda öngörülen hükümler gereğince radyo ve televizyon idarelerinin özerk ve tarafsız olması için, 1 Mayıs 1964 tarih ve 359 sayılı kanunla ”Türkiye Radyo Televizyon Kurumu”(TRT) kurulur.
Bu süreç içerisinde yayınların gözdesi yine tabiiki batı kaynaklı müzik olacaktır. Klâsik Batı Müziği için Radyo 3 olarak bir istasyon tahsis edecek kadar da Batı müziğini himaye edilir.
Türkiye’ nin demokrasiye geçişi ile beraber, bir nebze soluk bulan geleneksel musıkimizin dindışı eserleri dışında kalan, tasavvufi musıki dalındaki ve özellikle ilâhi, kaside, naat v. b. formattaki besteler uzun yıllar TRT mikrofonlarına getirilmez. Bunun da en önemli sebebi, herhalde devlet bürokrasisindeki katı “lâikçi” yaklaşımda aranmalıdır. Etkili ve yetkili makam sahiplerinin bunu radyolara taşımama gerekçeleri de herhalde bir takım çevrelerden yiyecekleri “mürteci”damgası korkusu olması gerekir.
Özellikle ülkemizin entelektüel kamuoyunun hristiyan dinî müziğine gösterdiği hoşgörüyü, İslâm tasavvuf müziğinden esirgenişinin en somut örneğini rahmetli Avni Anıl Hoca bir yazısında :
“…Türkiye televizyonunda yabancı filmlerde olsun , dizilerde olsun hemen her gün Kilise müziğini ve çan seslerini duyacaksın ,ilerici kesileceksin, aynı Türk televizyonunda yılda ikiş defa Mevlid yayınlandı mı gericisin! Kıyamet kopar . Okullara din dersi koyarsan ,Türk Musıkisi dersi koyarsan yandın , bal gibi yandın !…” ( 22 )
Tâ ki 1960’lı yılların ortalarına gelinene kadar. 1965 senesinde ,bu gün Ankara Radyosu Tasavvuf Musıkisi Koro Şefi olan Ahmet Hatiboğlu,” 1965’de kendi imkânı ile ilk kez TRT’de ilâhilerin seslendirilme şansının yakalandığını,o günlerde belli mihrakların hedefi olmamak için ilahi güftelerindeki’Allah’,’Peygamber’lâfızlarını,’can’,’canân’olarak değiştirdiklerini “ (23 )anlatır.
Uzun yıllar münferit programlar şeklinde gerçekleştirilen tasavvuf musıkisi, 1970’li yılların sonlarında yine Ahmet Hatiboğlu tarafından kurulan Tasavvuf Musıkîsi Korosu ile düzenli bir icraya kavuşur. Ancak yayımlanan ilk programının akabinde büyük tepki alır. Konu, günlerden Cumartesi ve resmi kurumlar için hafta tatili olmasına rağmen TRT Yönetim Kurulu olağanüstü gündemle toplanır. Suçlama bizzat Hatiboğlu’ nun şahsına yöneliktir:
“…Lâik bir ülkede dinî musiki nasıl olur da yayınlanır? Bunu yapan kimse hakkında tahkikat açılsın, denir. Müzik Dairesi Başkanı Kenan Yomralı, o gün yaşanan tartışmayı Hatiboğlu’ na şöyle aktarır:
‘…Yönetim katına çıktığımda koridorun sonuna kadar taşan bir kavga sesi duydum:
-Lâik bir ülkede böyle bir program yapan kimse bunun hesabını mutlaka vermesi gerekir!…
diye bağırıyorlardı. Toplantıda bulunan Doç. Dr. Mukbil Özyürük en fazla karşı duran bir üyeye:
-Adnan Bey, Adnan Bey, her gün kilise müzikleri yayınlanırken lâikliğe aykırı olmuyor da kendi müziğimiz yayınlanınca mı lâikliğe aykırı oluyor?
Şeklinde karşı çıkışta bulunur. Yapılan tartışmalardan sonra oylamaya geçilir. 5’ e 5 çıkan oylamada tahkikat açılmasına izin verilmez;ancak koronun programına ilk konserinden sonra bir yıl yayın izni verilmeyerek cezalandırılmış olur…’”( 24 )
Her ne kadar ilerideki yıllarda bu sorunlar aşılacak, tasavvuf musıkisi de herhangi bir kısıtlanmaya uğramaksızın icra edilecekse de, TRT ve diğer devlet korolarının icra tarz ve teknikleri, bu işin uzmanı müzisyenlerce oldukça eleştirilecektir. Bu eleştirilerden birini de neyen Kudsi Erguner yapar. İşte söyledikleri :
 “…dikkat edin komşu duymasın diye okunur gibi hepsi. Ahmet Özhan, Ahmet Hatipoğlu koroları sanki apartman katında toplanmışlar aman komşuya ses gitmesin diye gayet içine kapalı, şizofren, ağlamaklı, kuyu dibinden gelen iniltiler gibi…
  Aslı gayet harıltılı gürültülü, patırtılı hongurtulu. Takır tukur kudümler. Şangır şungur ziller, honkure honkure okunan ilahiler. Şamatalı yani. O geleneği devam ettirdiklerini zannedenler o estetikten çok uzaktalar. Bunlar da arabesk. Arabesk sadece Orhan Gencebay değil yani…” (25 )
 TRT’de oluşturulan “Türk Sanat ve Halk Müziği Danışma Kurulu” 4 Mayıs 1965 günü, “BatıMüziği ve Çok Sesli Türk Müziği Danışma Kurulu” ise, 5 Eylül 1965 günü ilk toplantılarını yapar.
TRT’nin sanatçıları denetleme ve sınıflandırmasına dair aldığı karara karşı bazı sanatçılar 31 Ekim 1965 günü yürütmenin durdurulması için Danıştay’a başvurur. 12 Mart 1966’ da TRT Yönetim Kurulu, Türk Müziği Denetleme Kurulu’nun sanatçıları sınıflandırma ve mikrofon dışı bırakma kararını iptal etmek zorunda kalır.

Batı Müziği ve Çok Sesli Türk Müziği Danışma Kurulu’ nun, hazırladığı rapor , 10 Mart1966 günü Yönetim Kurulu’ nda onanır.
7 Mayıs 1966 ’ da bestecilere beste siparişi verilmesine dair esalar kabul edilir.
1960’ lı yılların ortalarında iyiden iyiye serpilmeye başlayan “arabesk” müzikler her ne kadar sadece plâklardan dinlenebiliyorsa da , o dönemde “Türk Sanat Müziği” adına yapılan ve ” Repertuvar Kurulu ” nun denetiminden geçen bazı eserlerle , geleneksel musıki yayınları iyiden iyiye şekil değiştirmeye başlar.
O yıllarda oldukça çok okunan bir gazetecinin yazdıkları bunun belirgin bir göstergesidir :
“… Nerede o bir “ES” sesinden sonra gümbür gümbürgelen fasıl heyetleri ?. Nerede o “Seni hükm-ü ezel âşubu devrân etmek istermiş “ diye başlayıp da H.Ârif Bey ‘ in serî düm-tek’ leriyle devam eden yüce Nihavent ?
Vazgeçtik Hammâmizâde İsmail Dede’ den , ama nerede Lemi Atlı , nerede Rahmi Bey , nerede Medenî Aziz Efendi ?
Yok işte , kalmamış…
Garip bir müzik akımı sarmış Türkiye’ yi :
“İstersen gel dönelim eskigünlerimize”
“ Benim de canım var “
“ Bağdat Yolu “
Falan…” ( 26 )
Cumhuriyet’ in 50 . yıl kutlamalarının yapıldığı 1973 yılında ,TRT “Çağdaş Türk Sanat Müziği ve Çok Sesli Müzik Özel Danışma Kurulu” ve “ Türk Sanat ve Halk Müziği Özel Danışma Kurulu” adıyla oluşturduğu iki birimle ilerdeki yıllarda izlenecek müzik politikasını belirler.
 Kurulların isimlerinden de anlaşılacağı gibi, kurum halâ Ziya Gökâlp tarafından öngörülen ve o gün için artık uygulanma imkânı kalmayan yanlış bir projeyi yeniden devam ettirme kararındadır.
 Meselâ, Çok Sesli Müzik konusunda öngörülen hedeflere baktığımızda:

Çok sesli müzik programlarının, kısa ve halkın anlayacağı basit bir dille sunulması,
 Senfonik şiir gibi konulu olan eserlerin konularının anlatılması. Şarkı ve arya’ ların metinleri ve metin başlıklarının, kısa cümlelere özetlenmesi,
 Türk sanatçıların okuyacağı “arya”ların mutlaka Türkçeleştirilmesi, konunun uzmanları tarafından hazırlanacak açıklamalı müzik programlarına imkanlar ölçüsünde geniş yer verilmesi,dinleyiciye sevdirilmesi için de metin içlerinde fıkra ve hikâyelere yer verilmesi,
 Klâsik batı müziğinin sadece 10 Kasımlar ve doğal afetlerin olduğu günlerde değil, gerekirse her gün dinletilmesini , üstelik bu programların radyoların az dinlendiği geç vakitlere kaydırılmaması, aksine “pik”yayın saatlerine alınması,
 “Çok Ses” i sevimli kılmak ve dinlenilebilir kılmak amacıyla , bestecilere Türk halk müziği ve Türk sanat müziği (geleneksel Türk müziği) temeli üzerine oturan, ya da konusunu Türk efsane ve masallarından, Türk tarihinden, Türk edebiyatından alan eserler ısmarlanması, bu doğrultuda yarışmalar yapılması, çok sesli müziğin yayılmasını sağlamak amacı ile yapılacak folklor armonizasyonlarında oyun havalarına da gereken önemin verilmesi,
TRT dışında, çok sesli müzik bestecilerinin eserleriyle verilen konserlerin yerinde izlenmesi, bunların banda alınarak, röportajlarla radyolarımızda yayınlanması ve çok sesli müziğin halk arasında daha fazla ilgi toplamasını sağlayacağı,
 Çok sesliliğe halkımızı alıştırmak, eğitmek amacıyla operet ve opera türlerinin bir öncüsü
olmak üzere, Türk konularını ve havalarını ele alan müzikli oyunlar hazırlandırılması,
hazır olanların radyolarda, özellikle televizyonda yayınlanması,
 Çağdaş Türk müziği programlarının bütün bölge radyolarınca da yayınlanmasının sağlanması,
 TRT yayınlarında, 1826- 1930 döneminde çoksesli müzik alanında bestelenen “yapıt” lara öncelik tanınması,
TRT’de emisyon yapan yabancı uyruklu sanatçılarla temas sağlanarak , repertuvarlarına çağdaş Türk müziği eserlerine almalarının sağlanması,
 Sonuçta da yukarda belirtilen hususlar dışında ; yayınlarda dinleyicinin ve ilgisini çekerek her türlü yöntemin uygulanması, gerektiğini belirtmektedir.
Türk Sanat ve Halk Musıkîsi Özel Danışma Kurulu’ nun aldığı kararlara baktığımızda ise ;
Türk ve Batı musıkisi yayınlarının belli bir sanat anlayışı (Bu anlayış da doğal olarak çağdaş olacaktı…) eğitici, kültür ve eğitme yardımcı ve ayrıca da altında eğlendirici
nitelikte olması, (Geleneksel musıkimiz eğlence niteliği taşımadığından daha ilk maddede kaybetmiştir bile…)
Otantik ezgilerin, dans müziğinde ve hafif müzikte kullanılması, Türk ezgilerinin yozlaştırılmadan yukarda belirtilen esaslara uygunluğu denetlemek kaydı ile hafif müzikte
de kullanılabileceği. (Yani çağdaş müzikçiler için yine tek sermayenin mevcut geleneksel ve hak musıkisi repertuvarları olduğu)
 Bu madde, her ne kadar kurul üyesi Nida Tüfekçi, Neriman Tüfekçi, Sadi Yaver Ataman, Adnan Ataman, Yücel Paşmakçı, Turgut Günay dahil 14 üye (otantik halk ezgilerine ilişilmesine ve iktibasa müsâade edilmemek, Türk ezgilerinin ancak ruh ve zevk yapısından yararlanmakla yetinmek gerektiği ) şeklindeki muhalefet şerhlerine rağmen; karar, teklif edildiği şeklinde çıkar ve kurul dönemin şartları gereği beklenen “yassah”cı kararlarını almaya başlar:
 TRT’nin yayın ağını bütün yurda yaymak suretiyle, yabancı musıkinin dinlenmesinin önlenmesi,
 TRT’nin ayrıca dinleyiciyi yabancı istasyonları dinlemeye ve izlemeye sevk eden tenevvü ihtiyacının karşılanması,
 TRT dışı yayın yapan radyolarda kontrolsuz ve denetimsiz yayınlanan Türk musıkisinin çok zararlı olduğunun tespiti ile, bunun kanun hükmü ile önlenmesi çabasının sürdürülmesi
ve yurtdışında yayın yapan radyolardaki Türk musıkisi yayınlarının da ıslahı
için diplomatik teşebbüslerde bulunulması , (Yani adamlar o kadar doğru bir iş yaptıkları inancındadırlardır ki, Almanya, Fransa, İtalya gibi demokratik ülkeleri bile bu yanlıştan döndürme misyonuna pervasızca soyunabilmektedirler..)
Sıra esas söylemek istediklerine gelmiştir. Önce “lafola; beri gele” makamında bir ”giriş taksimi” yaparlar :
“Klasik Türk musıkisi, belli bir dönemde, kaidelere uygun olarak yapılmış, sanat gücü taşıyan eserlerden oluşur. “ dedikten sonra :
 TRT Türk musıkisi sistemini çağdaş kurallara göre işlemek ve bu sistem içinde çok sesliliğe gitmek akımının teşvik edilmesi.
 Bu konuda çalışmalara geçilmesi ve bunun yolunun, esaslarının, araç ve gereçlerinin, yetkililer tarafından tespit edilmesi.(Yani bunlar her ne kadar devirlerini kapamalarına rağmen; yine de Çağdaş kompozitörler için iyi bir hammadde teşkil eder,gibi bir eksantrik mantıkla,bunları talân etme çağrısında bulunur)

Bütün bunların nasıl yapılacağı da mesele değildir:
Türk musıkisini öğreten, sanatçı yetiştiren ve geliştiren bir Türk musıkisi konservatuarı veya başka resmî müessese olmadığı için, TRT’nin bu ihtiyacı, kendi bünyesi içinde karşılaması, Türk musıkisi sanatçısı yetiştirmek ve geliştirmek için gerekli teşkilatı kurması hususuna, “ekseriyetle” karar verirler…
(Çünki onlar Devlet’tir ve en iyisini de devlet bilir. Başkaları bu işe soyunurlarsa, meselâ bir Türk musıkisi Konservatuvarı falan kurmaya yeltenirlerse, Allah korusun bu “Sarıklı irticanın, müzikteki adı olur”du..)

Bu oluşumun olduğu günlerde, Naim Talu’ nun Başbakanlığında Adalet Partisi-Cumhuriyetçi Güven Partisi hükümeti işbaşındadır ; TRT’ nin başında ise, vekâleten Teknik Genel Müdür Yardımcısı Doğan Erden vardır. Türkiye’ de halâ 12 Mart Muhtırası’ nın getirdiği ara rejimi süreci devam etmektedir. Daha önce Naim Talu (1919-1998) nun Başbakanlığı günlerinde tek parti rejimi yıllarına dönme girişimleri, iyiden iyiye su yüzüne çıkmıştır. Cumhuriyet’ in kuruluşu aşamasında başlanılan bir takım reformların, özellikle 1950’de DP iktidarı ile hasır altı edildiği gerekçesiyle, bunların yeniden hayata geçirilmesi için iyiden iyiye bir hareket başlatılır. Türkçe ibadet ve Türkçe ezan ’ a yeniden dönülmesi yönünde çabalar olmaktadır.

Bu cümleden olarak bir takım çevrelerin gerçekleşmemesinden dolayı içinde ukde kalan “musıkî inkılâbı”hevesi yeniden depreşmektedir. İşte TRT yukarda bahsedilecek uygulamalar ile, bu göreve soyunmuştur. Yani Türkiye ’ de müzik konusunda yine nafile turlar başlayacaktı. Zaten Kurul ’un önerilerinde “Çağdaş Türk Müziği” olarak adlandırılan müziğin hâli pür melâli olanca çıplaklığı ile belirtilmektedir. Radyo yayıncılığında bilindiği gibi, halkın istekleri, dinlenilen müziklerin problemlerinin çözümü esastır. Oysa TRT o günde , bu gün de karakteristik vasıfları oluşmamış, Batı temelli müzik sisteminin materyallerinden yararlanılarak bir takım taklit denemelerin ürünü bir meçhulün “sorun”larını çözmek için elden gelenin yapılması için varın yoğunu ortaya koymaktadır.
12 Mart 1971 muhtırasından sonra yapılan anayasa değişikliklerinin, TRT’ nin vizyonunu da önemli ölçüde değiştirip , bir ölçüde özerkliğini kaybedip, yeniden klâsik bir devlet kurumuna dönüştüğünü söyleyenler de vardır :

“… Ordunun 1971′de verdiği muhtıradan sonra yapılan Anayasa değişiklikleri , TRT’yi bir devlet dairesine dönüştürdü. O da içinde yaşadığımız estetiği oluşturan iki kurumdan birisi olarak (öteki Devlet Tiyatroları) etkinliğini sürdürüyor. Bu da sözde yüksek kültüre yönelik bir yaklaşımı içeriyor.

Sorun da burada başlıyor ve TRT’nin estetiği hiç tartışılmıyor. Acaba, arabesk denilen müziği yayımlaması bir yana, TRT’nin kendisi ‘arabesk’ bir estetik üretiyor olmasın? Bu sorunun yanıtını verebilmek için öncelikle şu arabesk işini yeniden ele almak gerekiyor.

Bu konuda yapılan çalışmalar, 1970′ lerin ortasına kadar geri gider. O tarihte arabeski tanımlamakta kullandığımız birkaç temel kavram vardı. Başlarını da göç olgusu çekiyordu. Arabesk müziğin köyden kente göçmüş, ne köylü ne kentli olabilmiş insan kitlelerinin, dolmuş, gecekondu gibi simgelerle birlikte oluşturduğu, onlarla içli dışlı bir kavram olduğu varsayılıyordu. Buna biraz da Doğu-Batı arasında sıkışmışlık ekleniyordu.

Henüz alt kültürler, popüler kültür gibi kavramlara yeterince aşina olmadığımız bir dönemde bu açıklamayla belli bir noktaya kadar gidilebildi. Fakat 1980 ortalarından başlayarak bu değerlendirmeler yetersizleşti. Çünkü, toplumsal dönüşümün gerek sınıfsal, gerekse kültürel eksenleri önemli kaymalar gösteriyordu…” (27)

12 Eylül Darbesi sonrasında TRT’nin başına Genel Müdür olarak bir general, Musa Öğün atanır. Türkiye üzerinde cuntanın emredici ve de yasakçı, yönlendirici tavrı, bir devlet kurumu olması açısından TRT ’ de en üst düzeyde farkedilecektir. Bir asker olan Genel Müdür de olaya objektif yayıncılık ilkelerinden ziyade, Cunta ’ nın siyasetinin paralelinde hareket etmek zorunda olacaktı.Bu politikalar sonucu:

“…TRT, yeni insanları ve türleri lanse etmeye başlar. Beş Yıl Önce On Yıl Sonra, bu yıllarda kurulmuş uzun süreli olamayan bir topluluktur. Yıldırım Gürses’in “Hoş Sada” çalışmalarıyla örneklediği ‘Çoksesli Türk Hafif Sanat Müziği’ de yeni bir tür olarak ortaya çıkartılır. Bu tür, TRT tarafından pompalanmış, bu pompalama başta etkili olmuş, sonrasında giderek etkisini yitirmiştir. ‘68′ in Altın Mikrofon birincisi, ‘70′lerin en popüler bestecisi Yıldırım Gürses bunun ardından bir suskunluk dönemine girer…” ( 28 )
12 Eylül darbesi sonrasında TRT ’nin asker güdümünde yönetildiği yıllarda, kurumun müzik yayın politikasında oldukça ilginç değişiklikler gözlemlenir. Geleneksel Türk müziğinin çok seslendirilmesine dair polemikler yeniden yaşanmaya başlar ve :
“…TRT’ de bu değişime kendi meşrebince ayak uydurmuştu. Hafif Türk Sanat Müziği birden bastırdı. Bir bakıma merhum Yıldırım Gürses’ in rüyaları gerçek oluyordu. Erdoğan Berker’ leri, Zekai Tunca’ ları, Samime Sanay, Meral Mansuroğlu gibi isimleriyle, deyim yerindeyse neşriyatlar kendi çapında arabeskleşti. Artık arasanız da saz eserleri bulamıyor, klâsik fasılların icrasına tesadüf edemiyordunuz….” ( 29 )

O yıllarda TRT Müzik Dairesi’nin başındaki kişi Gültekin Oransay (1930 -1989 )dır. Kendisi çok sesli müzikle uğraşan bir müzikolog akademisyendir. İzlediği yayın politikası ve Geleneksel Türk musıkisi hakkında söyledikleriyle Türk musıkişinaslarının tepkisini çeker. Meselâ :

“ … Itrî’ ye açılan kapıdan Münir Nureddin Selçuk’ un, onun ardından da Avni Anıl ve bayağılarının içeri süzüleceği ,sanat tapınağındaki günlük kokusununanason kokusundan kaçacağı besbelli….” (30)
sözleri büyük tepki çeker. Rahmetli Avni Anıl Hoca, TRT Müzik Dairesi olarak Başkanı olarak Oransay’ ın icraat ve sözlerine karşı yazdığı bir yazıda , kendisinin yazdığı bir kitapta kullandığı dili de eleştirerek şunları söyler:

“… Sayın Oransay Çizit kütüğünde , Batı tekniğiyle yazan Türk Bağdarlarının bri de listesini veriyor. Aşağıya bazılarını alıyorum , bakalım tanıyabilecek misiniz ve eserleri hangileridir , milletçe ne derecede benimsenmiştir , araştırmaya başlayınız lütfen. İşte bu bağdarlardan bazıları : Nacar Tevfik Bey , Safvet Atabinen , Mehmet Zâti Arca , FaikDaim Bey , Mustafa Rahmi Otman , İsmail Zühtü Kuşcuoğlu , Ali Sezin , Seyfettin Asal….daha bir sürü isim….

…Çok yakında Türk Milleti’ nin radyolarının Müzik Dairesi Başkanlığı’ndan sizi uğurlama merasimi yapacağız ama , unutmayın ki, bu pis anlayışınızı başka müesseselerde sürdürmenizi de boş bırakmayacak , size kaçacak delik aratacağız…” ( 31 )

Bu polemiğin üzerinden kırk yıla yakın bir zaman geçmiş. Taraflardan her ikisi de dünyaya vedâ etmiş. Bunca senenin ardından baktığımızda Avni Anıl’ ın haklı olduğunu görüyoruz. Zira Türk müzik kamuoyu Avni Anıl ve temsil ettiği müziği , muarrızları ve yaptıkları müzikten daha çok tanıyor ve seviyor.

1973’de TRT’nin belirlediği hedeflere ulaşmaktaki başarısını , 1970’li yılların sonunda yapılan şu yorum her halde güzel bir şekilde açıklamaktadır :
“….Son on yılda, hafif müziğin, arrangement ’ in, arabeskin gördüğü rağbet, bilhassa TRT kurumunun,Türk musıkîsi çalışmalarının zayıflığı ve yetersizliği yanında,Batı müziğine, daha çok da hafif müziğe tanıdığı geniş imkânlar ; reklâmlardan, ara müziklerine, fon müziklerine ,cıngıllara, açılış sinyallerine kadar, normal program dışı dakikaların Batı müziğine kaptırılması; bilhassa televizyon programlarındaki dengesizlik,ve daha bir çok yanlışın yanı sıra, Batı bestekârlarını en küçük bir denetime sokmayıp, Türk bestekârlarını,zaman zaman umacıya dönüşen denetleme problemleriyle,bürokratik kösteklemelerle engelleme …” (32)

yoluna giderek, geleneksel musıkimizin gelişimine set çeken önemli bir unsur gelir. TRT Yönetim Kurulu 7 Ocak 1978 ’ de aldığı bir kararla, radyolardaki dinî musıkî yayınlarının durdurulmasına karar verir.

24 Aralık 1978 günü TRT de bir tabu yıkılır. Orhan Gencebay ilk kez Televizyonda şarkılarını okur.
29 Ocak 1979’da TRT ilk kez Türk Musıkisi dalında beste yarışması düzenler.
14 Aralık 1980 günü ilk kez Mevlevî törenleri TRT’ce Konya ’dan naklen yayınlanır.
Takriben iki hafta sonra TRT tarihinde bir ilke daha imza atar. 31 Aralık 1980 günü Nesrin Topkapı canlı yayında oryantal dans yapar.
11 Şubat 1982’de TRT İstanbul Hafif Müzik ve Caz Orkestrası kurulur.
1982 yılında TRT ,senaryosunu Bülent Oran’ın yazdığı “Hacı Arif Bey”in hayatını dizi film olarak çeker. Filmin yönetmenliğini Yücel Çakmaklı, müzik direktörlüğünü Yalçın Tura yapar; filmde Hacı Arif Bey ’i Ahmet Özhan canlandırır. Filmin TRT ’ye maliyeti 17 Milyon liradır. Filmin gösterimi ile birlikte basında haklı haksız eleştiri yağmuru başlar. Bunun başında senarist Bülent Oran ’ın , Hacı Arif Bey’in hayatı ile ilgili gerekli araştırmaları yapmadığı bu yüzden de hata üstüne hata yaptığı söylenir, yazılır. Buna ilâveten müzik direktörü ve oyuncular da performans yetersizliği gerekçesiyle eleştiri alırlar.

Meselâ , Yıldırım Gürses o günlerde, periyodik olarak bir gazetede yazdığı müzik yazılarında bu konuya da yer verir ve “Hacı Arif Bey” filmine ilişkin öncelikle yapımda emeği geçenlere Türk Musıkisine yaptıkları hizmetten dolayı teşekkür ettikten sonra şu eleştirieri yapar:
“…Özellikle Hacı Arif Bey’ in çocukluğunda Zekai Dede ile olan kısmında hocaları olan Eyyubî Mehmet Bey’ in, Zekâi Dede’ yi haşlamasını bir tarihi leke olarak kabul ettik….Sayın senarist Bülent Oran 1841 yılında doğmuş olan Hacı Arif Bey ’i, 1824 yılında doğmuş olan Zekai Dede ile aynı yaşı göstermekle 17 yaşlık bu büyük farkı bir anda yok ederek garabetin en büyük örneğini verdi. Bundan başka gene 1841 yılında doğmuş olan Hacı Arif Bey ’ i, 1845 yılında ölmüş olan Hammamizâde İsmail Dede Efendi ile üç yaşında tanıştırmakla dünya çapında bir garipliğin örneğini verdi….Devlet Tiyatroları ’ ndan büyük bir zevkle izleyip takdir ettiğimiz Ahmet Evintan ’ı Haşim Bey rolünde acz içinde gördük. Öyle ki, Türk Musıkisi’ nin en basit usullerinden birisi olan Yürük Semai’yi dahi vuramayacak kadar zavallı…” ( 33 )

Rahmetli Gürses’ in eleştirileri bu kadar değildir. Bundan sonraki satırlarda ise :
“Senkron tutmaması yüzünden , Ahmet Özhan’ ın usul vuruşlarında kaçmalar olduğunu, bütün bunlar için de başta Bülent Oran, Yücel Çakmaklı ve Yalçın Tura’ nın çok büyük sorumluluğunun bulunduğunu “ söyleyerek yazısını bitirir.
İlginçtir ; Yıldırım Gürses’ in bunları söylediği günlerde , TRT televizyonunda “ Hafif Türk Müziği” adına çok izlenen bir müzik programı yapıyordu.

“….80’ li yılların ortalarından itibaren TRT’ de yeniden bir Yıldırım Gürses furyası başladı. Bir türlü beklenen atılımı yapamayan Türk Sanat Müziği’ ni ayağa kaldırmak adına ‘Hoş Sadâ’ adı altında yaptığı programla çok sesli denemelere girişti. Ülkedeki müziği kendi kafasına göre isimlendirerek tasnifeden ve o müzikleri belli kategorilere ayırdıktan sonra, yayınlarında belirli oranda yer vermeye başlayan TRT , başını Yıldırım Gürses’in çektiği bu nevzuhur türe Çok Sesli Hafif Türk Sanat Müziği adını taktı. O güne kadar böyle bir türün varlığından kimsecikler haberdar değildi; ancak TRT bu ad altında müzik yayınlamaya başladıktan sonra ortalık bu bestelerle ve bu müziklerin potansiyel şöhretleri le dolup taşmaya başladı…” (34)

Ancak burada bir hakkı teslim etmek gerekir ki, o yıllarda rahmetli Gürses’ in organizasyonunda gerçekleştirilen “Hoş Seda” Türkiye genelinde büyük bir rating ile izlendiğini hatırlıyorum. Program sadece Çok Sesli Hafif Türk Sanat Müziği janrında değil, bunun dışında o dönemin adeta yaşayan musıkî abideleri Cevdet Çağla, Emin Ongan (dolayısıyla Üsküdar Musıki Cemiyeti), Dramalı Hasan, Avni Anıl gibi isimlerin yaptıkları müziği de dönemin popüler sunucusu Gülgün Feyman’ ın sunumunda, ayda bir bütün zenginliği ile tanıtma misyonuna soyunmuştur.

Yirmi yıl bu kanunla yürütülen radyo-tv idareleri, 1982 anayasası gereğince, 1 Ocak1984 günü 2594 sayılı yeni TRT kanunu yayımlanır ve yürürlüğe girer. Artık askeri rejim yerini Turgut Özal iktidarına bırakmıştır.
 “…Özellikle televizyon 1970’lerden sonra arabesk kültür ve estetiği sürekli besleyen kaynaklardan biri olmuştur. 1980 sonrası ’Arabeskin Televizyon Dönemi’ diye adlandırılabilir…” ( 35 )

17 Ekim 1984 günü TRT radyoları stereo yayına geçer.
3 Eylül 1986 günü TRT eser sahiplerine ödeyeceği telif ücretleri hakkındaki kararnameyi yayımlar.
18 Ekim 1984 günü TRT Radyo 4 adı ile kurulan istasyon Türk Sanat ve Halk Müziği yayınlarına başlar. Bu istasyon uzun yıllardır Batı musıkisine tahsis edilen Radyo 3’ e karşı, geleneksel müziklerimizin hakkının teslimi anlamına gelmektedir. Bu gün bu istasyonda gerek Sanat ve gerekse Halk musıkimize ilişkin yapılan yayınlar zevkle izlenmektedir.

Geleneksel musıkimize hakkı olan ilginin gösterilmesine devam edilmektedir. 20 Şubat 1988 günü TRT Ankara Radyosu TSM Çocuk Korosu kurulur.

TRT, ülkede özel radyolar ve tv kanalları kurulana kadar kendi kriterlerini Klâsik Türk Musıkisi, Halk Musıkisi ve Türk Hafif Müziği yapıtlarında “Denetim Kurul” ları eliyle ve titizlikle uygulayacaktır.
Zaman zaman denetim konusunda açıklaması mümkün olmayacak kadar çelişkili uygulamalar da yaşanır. Meselâ :
“…Orhan Gencebay ’ın ‘Gönül’ isimli parçası kendi sesinden kesinlikle yayınlanamaz, çünkü arabesktir, ama aynı parçayı bir hafif müzik sanatçısı (Zerrin Özer) bangır bangır okuyabilir, çünkü o parça Zerrin Hanım’ın ağzından bütün günahlarından arınmış olarak dökülmektedir…” ( 36 )

Özel kurumlarda ise böyle bir çekince olmadığından piyasa müziği bir anda antenler ve ekranları olanca yaygınlığıyla istila edecektir. Neticede rating denen yarışın bir yarışmacısı olan TRT de bir takım kurallarını bir tarafa bırakacak, artık yoz müziğin temsilcilerine de kapılarını açacaktır. Ancak yeni meydana getirilen bestelerin onaylanması için de Denetim faaliyetlerini hiçbir şey değişmemiş gibi alışılagelmiş şablonlarla ölçmeye devam edecektir. Bu durum da doğal olarak izahı güç bir çelişkidir.

1989’ da dönemin Kültür Bakanı Mustafa Tınaz Titiz, o yıl düzenlenen “Müzik Kongresi”nde en çok tartışılan konu olan “arabesk”in, devlet eliyle çözülebileceği düşüncesiyle, bölgesel arabeskin o yıllardaki marjinal isimlerinden biri olan Hakkı Bulut ’ a sonradan müzik kamu oyunda “acısız arabesk” olarak adlandırılacak “light arabesk” bir parça siparişi verir. Hakkı Bulut’un zaten mevcut olan “Seven Kıskanır”şarkısını, tangolarıyla tanınan Esin Engin armonize eder. Şarkının TRT radyo ve tv ’l erinde yayımlanmasıyla birlikte kıyamet kopar. Artık bu parça gündemin en önemli mizah unsurlarından biri olur.

Şarkının mizah konusu olmasının sebebi en çok da nakaratındaki :
“Henüz üç yaşında bir kardeşim var
 Seni ondan bile kıskanıyorum.” sözleridir.
İş bu safhaya gelince, yani parça kamuoyuna tanıtıldıktan sonra aradan bir hafta geçmeden, Titiz de Bakanlık görevinden alınır. TRT bir daha bu parçayı asla yayınlamayacaktır.

1992 yılında radyoda devlet tekeline son verilir. Bunun sonucunda binlerce radyo istasyonu ortaya çıkar. Müzikte kirlilik ve basitlik de oldukça hızlanır. Bu furyadan TRT’ nin etkilenmemesi söz konusu olmayacaktır. Nitekim o yıldan sonra TRT’ nin çok katı olan müzik politikasında olumsuz açılımla yaşanacaktır. Arabesk ve pop arabesk olarak isimlendirilen müzikler ve bu müziklerin en sıradan yorumcuları hem radyo mikrofonları , hem de televizyon ekranlarını adeta parselleyeceklerdir.

1990’lı yılların ortasında Türkiye’nin müzik arenası o kadar kirlenmiş ve yozlaşmıştır ki Radyo Televizyon Üst Kurumu (RTÜK)zorlayıcı bir tedbir olarak 2 Mayıs 1995 günü yayımladığı bir kararla “Özel radyo ve tv kuruluşlarının haftalık yayın süresinin % 10’unun Türk Sanat ve Türk Halk müziğine ayrılmasını”, bu yayında da Türk Sanat müziğinin başlangıcından günümüze , her dönemde değişik formlarda yapılan örneklerin seçkin bir icra ile, Türk Halk Müziğinin ise değişik coğrafi bölgelerdeki örneklerine dengeli bir şekilde yer verilmesini şart koşuyordu. Buna rağmen uygulamada Türk Sanat Müziği ’nin yakın dönemdeki popüler ve fantezi eserleri ile, Halk Musıkisinin Güneydoğu ağırlıklı repertuvarları esas alınacak ve bu zorlayıcı hüküm bazı yayın organlarınca hiç önemsenmeyecek, uygulayan kuruluşlarca da bir süre sonra terkedilecektir.

TRT uzun yıllar sonra Türk Sanat Müziği beste yarışması düzenler. Yarışmaya 2700 civarında eser katılır. Bunların içinde 76 eser seçici kurulca finale lâyık görülür. Finalleri 17 Eylül 2004 tarihinden itibaren 13 hafta süreyle TRT 1 Televizyonunda canlı olarak Emel Sayın ve Ahmet Özhan sunar.

Ancak işin ilginç yönü son finalde birinci, ikinci , üçüncü ve mansiyon ödüllerini, seyirciden gelecek cep telefonu mesajları belirler. Bu şekilde bir ödüllendirmenin kriterleri ise doğal olarak oldukça tartışmalı olacaktır.
2008 yılı Ağustos’ unda TRT ’ nin yeni Genel Müdürü İbrahim Şahin , o güne kadar kurumun kamuoyundan kıskançlıkla gizlediği “arşiv” ini gün yüzüne çıkarmak hususunda önemli bir adım atar. Kalan Müzik ile TRT arasında imzalanan protokol çerçevesinde , kurum arşivindeki 75 senelik ses kayıtlarının özellik arzeden örneklerinin CD’ ler halinde yayımlanıp , meraklılarına sunulması kararlaştırılır.

Günümüzde ise TRT’ nin gerek geleneksel ve gerekse halk musıkilerimize yaklaşımı hiç iç açıcı değildir. Kurumun radyo ve tv’ lerinde yapılan müzik yayınlarında , daha ziyade “eğlence” ağırlıklı bir anlayışın hakim olduğunu görüyoruz.
Hatta bir “ Çocuk Televizyonu” kurulması gibi olumlu bir yaklaşım gerçekleştirilirken, Türk Musıkisi ağırlıklı yayınlar yapan TRT 4 ‘ ün seçilmesi hiç iç açıcı bir uygulama olmamıştır.

Musikişinaların büyük tepkisini çeken bu uygulamayı gerek Hükümet ve gerekse TRT yetkililerinin yeniden değerlendirip , bir çözüm arayacağını ümit ediyoruz.

Kısmen de olsa , TRT Radyo 4’ ün yayımları ile, başta Doğan Dikmen ve Tahir Aydoğdu gibi müzik adamları ve Nuriye Eracar gibi yapımcıların gerçekleştirdikleri yayınlarda , ciddi anlamda otantik ve müzikal değerleri olan programlar gerçekleştirilmektedir.
Her şeyin popülerleşip , yozlaştığı bir dünya ve Türkiye ‘ de ,yayınlarında belli bir seviyenin altına düşülmemesi ve izleyici beklentilerindeki kalitenin yükseltilmesi düşüncesi sanırız TRT’ yi yönetenlerin de en önemli kaygılarıdır.
____________________________

K A Y N A K L A R :
( 1 ) http://www.tgc.org.tr/yazi.asp?gid=73
(2) Hakimiyet-i Milliye Gazetesi , 2 Kasım 1934
(3) Yasemin DOĞANER, ”Atatürk Dönemi’nde Radyo”, Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara/2002, s.381
( 4 ) Cemal GRANDA, ”Atatürk’ün Uşağı İdim”, Hürriyet Yayınları, İstanbul, 1973, s. 122
(5)Melih PEKDEMİR, ”Kemalistler Ülkesinde Cumhuriyet ve Diktatörlük”, Doruk Yayıncılık, Ankara/1997, s.218
 (6) Çetin BAYDAR, ”Radyo-Televizyon”, Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı- 1990, Türkiye Yazarlar Birliği Yay., Ankara/1990, s.387
(7) Gönül PAÇACI, ”Cumhuriyet Döneminde Halk Müziği”, Cumhuriyetin Sesleri, Tarih Vakfı Yayınları,İ stanbul/1999, s.124
(8 ) Bülent AKSOY, ”Cumhuriyet Döneminde Devlet Radyosunun Türk Musıkisi üzerindeki Etkileri”, Türkler, Semih Ofset, Ankara/2002, c.18,s.330
( 9) M. Nazmi ÖZALP , “Ruşen Ferit Kam”,Milli Eğitim Basımevi , İstanbul/1995 , s.37
(10) Bülent AKSOY, “a. g. e.”s.332
(11) Yalçın TURA, ”Türk Musıkisi’nin Meseleleri”, Pan Yayıncılık, İstanbul/1988, s.47
(12) Cem BEHAR, ”Musıkide Saldırı ve Savunma”, Zaman Gazetesi, 21 Temmuz 2002
(13) Mutlu TORUN, ”Virtüoz, Enstruman Cambazı Değildir”, Yeni Şafak Gazetesi, 20 Şubat 1999
(14 ) Cem BEHAR, “ a. g. e.”
(15) M.Nazmi ÖZALP, “ a . g .e”, s.63
(16) The’ma Larousse (Tematik Ansiklopedi) Milliyet Yayınları, İstanbul/1994, s. 405
 ( 17 ) M.Nazmi ÖZALP , “ a. g .e “, s.107
(18) M.Nazmi ÖZALP , “ a. g. e. “, s. 147
(19) Fırat KIZILTUĞ , “ Bandodan Klâsik Müziğe “ , Pan Yayıncılık , İstanbul /2002, s.51
(20) Fırat KIZILTUĞ , “ a. g. e.” , s.51
(21) www.turkmusıkısi.com, “Bestekârlar”
(22) Avni ANIL , “ Anılar ve Belgelerle Musıkîmiz Sözlüğü” ,Duyuran Matbaası, İstanbul/1981, 1.Kitap , s.15
(23 ) Zaman Gazetesi,14 Mart 2003
(24) Mükremin ALBAYRAK,”İlâhiler Radyo’da Yayınlansın Diye Allah Yerine Can Dedik”,Zaman Gazetesi15 Mart 2005
(25 ) Rauf TAMER , “ Bimen Şen , Şevki Bey ve TRT “ , Tercüman Gazetesi , 4 Haziran 1969
(26 ) Şebnem İYİNAM,”Neyzene Kulak Ver”,Radikal Gazetesi,16 Şubat 2003
(27) Sanat Gazetesi , 15 Ocak 1972
(28) Murat MERİÇ “Türk Pop Müziği Tarihi-3”,www.kalan.com
(29) Süleyman Seyfi ÖĞÜN,”Arabeskin Dönüşü Muhteşem Olacak”,Zaman,9 Haziran 2002
(30) Hasan Bülent KAHRAMAN , “ TRT’ nin Kendisi de Arabesk” , Radikal Gazetesi , 9 Mayıs 2002
(31) Avni ANIL , “ Gültekin Oransay Diye Bir Adam “ , Şubat/1972 , sayı:28
(32 ) Yalçın TURA,”Türk Musıkîsinin Meseleleri”,Pan Yayıncılık,İstanbul/1988,s.50
(33) Yıldırım GÜRSES,”TRT’nin İyi Niyeti Suistimal Edildi” ,Bulvar Gazetesi,30 Haziran 1982
(34) Bayram Bilge TOKEL, ”Bağımıza Gazel Düştü”, Akçay Yayınları, Ankara/1999, s. 211
(35) Beşir AYVAZOĞLU,”Cumhuriyetin Estetik Macerası”,Yeni Türkiye,Cumhuriyet Özel Sayısı IV,Eylül-Aralık/1998,s.2965
(36 ) Bayram Bilge TOKEL,”Bağımıza Gazel Düştü”,Akçay Yayınları,Ankara/2002,s.230




Hoşgeldiniz