Türkiye’de Sözet Yazmak… Cemal Türkmen


Toplam Okunma: 3610 | En Son Okunma: 24.07.2017 - 02:04
Kategori: Fikir Yazıları, Kültürel Öneriler

Sözet, İtalyanca “libretto” sözcüğüne karşılık olarak üretilmiştir. Libretto ise yazılı durumdaki opera ya da bale metni anlamındadır. Büyük kentte yaşayanların çoğu tiyatro, opera ve bale gibi görsel sanat etkinliklerinde sözlerini anlamadığı, hatta müziğine bile ısınamadığı yabancı operalar ile karşılaşmaktadır… “Operaya halk ilgi göstermiyor… Çünkü dilini dişini anlamıyor” … “Bir aydın ve bir edebiyatçı olarak ben ne yapabilirim?” diye sordum kendime. Opera besteleyemeyeceğime göre bir opera metni, üstelik şiirsel anlatımlı bir opera metni yazabilirdim…

Türkiye’de Sözet Yazmak… Cemal Türkmen

Söze, başlığı okuyup da “Bu sözet de neyin nesi?” diye söylenenlerin merakını gidermekle başlayalım. Sözet, İtalyanca “libretto” sözcüğüne karşılık olarak üretilmiştir. Libretto ise yazılı durumdaki opera ya da bale metni anlamındadır.

Büyük kentte yaşayanlar dilerlerse kentteki tiyatro, opera ve bale gibi görsel sanat etkinliklerinden gönüllerinde yararlanabilirler. Ben de bu şansı değerlendirip keseme uyun olması nedeniyle hemen her hafta sonunda Devlet Tiyatrolarından bir oyun ya da bir opera, bale izlemeyi alışkanlık durumuna getirdim. Ancak itiraf etmeliyim ki sözlerini anlamadığım, hatta müziğine bile ısınamadığım yabancı operaları izlerken iç huzursuzluğu duymaktayım.

Sinemada alt yazılı film seyreder gibi, üst yazılı opera seyretmekten nedenini anlatmakta zorlandığım bir rahatsızlık duymaktayım. Hep sorarım kendime; “Neden operaya halk ilgi göstermiyor?” diye. Sonra yanıtlarım, “Elbette göstermez, çünkü dilini dişini anlamıyor, opera müziği halkı etkilemiyor.” O halde bir şeyler yapılmalı, halkı opera salonlarına çekecek girişimlerde bulunmalı. Bunun için de elbette ki ulusal operayı geliştirmeli. “Bir aydın ve bir edebiyatçı olarak ben ne yapabilirim?” diye sordum kendime. Opera besteleyemeyeceğime göre bir opera metni, üstelik şiirsel anlatımlı bir opera metni yazabilirdim. İlgi çekeceğini umduğum, çok bilinen Boş Beşik söylencesini konu olarak seçtim. Tümü ölçülü ve uyaklı, halk şiiri kalıplarına uygun nitelikte toplamı bin beş yüz dizeden oluşan bir metin yazdım. Her biri kendi içinde bir halk şiiri bütünlüğü oluşturan çok sayıdaki şiir bir araya gelerek bir sözet oluşturdu. Hatta metni yazarken, hep halk müziği ezgilerinden düzenlemeler yapılarak bestelenebileceğini düşündüm. Böylece her şeyiyle ulusal nitelikleri olan ve halk kokan bir opera ortaya çıkacağının düşünü kurdum.

Çalışmanın buraya kadarki kısmı en kolay bölümü oldu. Çünkü benim işim yazmak. Bir zorlamayla karşılaşmadan zevkle yazıp bitirdim. Sıra asıl önemli aşamaya, sözetin bestelenmesi aşamasına gelmişti. Kime ya da hangi kuruma başvuracağımı bilemedim. Aklıma arkadaşım Müzik Eğitimcileri Derneği (MüZED) başkanı Refik SAYDAM geldi. O bana yol gösterebilirdi. Telefonlaşıp buluştuk. Konuyu anlattım ve sözetin bir kopyasını kendisine verdim. Bir kaç gün sonra Refik SAYDAM’la yeniden buluştuk. İnce bir davranışla sözeti okuduğunu, çok beğendiğini ve daha bir kaç övücü söz söyledi. Konuyla ilgili olarak ünlü müzik eğitimcimiz ve müzisyenimiz Muammer SUN’la görüşebileceğini belirtti. Fakat görüşmesi biraz zaman alacağa benziyordu. Bu arada ben, Sarper ÖZSAN’ın da konuyla ilgilenebileceğini söyledim. Sarper ÖZSAN ünlü 1 Mayıs Marşı’nın bestecisiydi ve Rahmi SALTUK’un bir kaseti için de çok güzel halk müziği düzenlemeleri yapmıştı. Kendisi Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde öğretim üyesiydi. Sözeti yazarken aklımda olan besteci hep o idi. Refik’te telefonu da varmış, aradı, konuştu. Sarper ÖZSAN, işlerinin çok yoğun olduğunu, bu yoğunlukta opera gibi çok uğraş gerektiren bir çalışmaya ayıracak zamanının olmadığını söyledi.

SAYDAM’ın Muammer SUN’la görüşmesi geciktiği için benim aklıma Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğüne başvurmak geldi. Sözetimi koltuğumun altına alarak opera binasına gittim. Operadan sorumlu genel müdür yardımcısıyla görüşmemi söylediler. Genel müdür yardımcısı yerinde olmadığı için sekreteriyle görüştüm. Sekteter hamın bir dilekçe yazarak sözeti kendilerine bırakmamı söyledi. Ertesi gün beni arayarak genel müdür yardımcısının görüşmek istediğini belirtti. Heves güves gittim. Genel Müdür yardımcısı ünlü opera sanatçılarımızdan Bülent ATEŞOĞULLARI imiş. Benimle çok yakından ilgilendi. Böyle bir çaba içerisinde olduğum için beni kutladı. Eseri okuduğunu ve çok beğendiğini söyledi. Daha başka övücü sözler de söyledi ama onları belirtmeyi gereksiz görüyorum. Sonuç olarak konuyla özel olarak ilgileneceğini, eserin mutlaka bestelemesi gerektiğini, bunun için, bu işe gönüllü bir bestekar arayacağını, gerekirse kurum bütçesinden pay ayırarak eserin sahnelenmesi için çaba harcayacağını, önce sanat kurulunda görüşülerek eserin edebi açıdan kabulünü sağlayacağını belirtti. Beni, kendine güveni artmış, mutlu ve başarılı bir sözet yazarı olarak uğurladı.

Bu arada ben Refik SAYDAM’ı arayarak Devlet Opera ve Balesi Genel Müdür Yardımcısının konuyla çok ilgilendiğini, oradan bur sonuç alıncaya değin Muammer SUN öğretmenimizle görüşmek için acele etmemesini söyledim.

Ne var ki konuşulanların hiç birisi uygulama alanına konamadı. Bir süre sonra Bülent ATEŞOĞULLARI operadan sorumlu genel müdür yardımcılığı görevinden alındı ya da ayrıldı. Yerine Şadi ERDOĞAN atandı. Bülent ATEŞOĞULLARI’nı telefonla arayarak sözetin durumunu sorduğumda, bana, sözetin nerede ve ne aşamada olduğunu bilemediğini söyledi. Ben de bunun üzerine yeni genel müdür yardımcısıyla görüşmek üzere yeniden opera binasının yolunu tuttum. Şadi Beyle oturup konuştuk, kendisi benim bitirdiğim öğretmen okulunu benden birkaç sene sonra bitirmiş. Bana “çocuk operası” yazmamı önerdi. Ben de önce yazmış olduğum “Boş Beşik” sözetinin sahnelendiğini görmek istediğimi, bu sahnelenirse yeni sözetler üretmek için kendimde güç bulacağımı söyledim. Konuyla ilgileneceğini belirtti. Bir süre sonra Şadi Beyi telefonla arayarak bir gelişme olup olmadığını sordum. Sözeti başrejisör Gülçin ELİTAŞ’a verdiğini, onunla konuşmam gerektiğini söyledi. Sayın ELİTAŞ’la bir telefon görüşmesi yaptım. Çalışmanın elinde olduğunu, kurumda eser besteletmek gibi bir uygulamalarının olmadığını, benim bir dramaturg bularak sözeti gözden geçirtmemin uygun olacağını, ayrıca bir bestekarla anlaşarak eseri besteletmem gerektiğini söyledi. Ben, bütün bunları kendim yapamadığım için kuruma başvurduğumu, Devlet Opera ve Balesinin bu tür bir görevi de olduğunu sandığımı belirttim. Ama benim düşüncelerimin elbette ki önemi yoktu, önemli olan kurumun kendi iş işleyişiydi. O günden bu yana Devlet Opera ve Balesi ilgilileriyle konuya ilişkin bir görüşmem olmadı.

Ama ben yılmadım, yeni yollar, yeni kanallar arayışı içinde oldum. Hürriyet gazetesinde sanat yazıları yazan, bu arada müzik etkinliklerine de önemle değinen Doğan HIZLAN’a başvurmak geldi aklıma. Sözetin bir örneğini kısa bir üst yazıyla birlikte sayın HIZLAN’ın Hürriyet Towers’teki adresine postaladım. Günlerce kendisinden bir yanıt bekledim. Gelmedi. Bu kez sözetin eline geçmemiş olabileceğini varsayarak kendisinden elektronik posta yoluyla yazışma adresini istedim. Elektronik postada verdiği adres, aynı adresti. Sözeti aynı adrese yeniden gönderdim. Ondan isteğim, konuyla ilgilenip ilgilenmeyeceği, bir iki satırla olsun köşesinde söz edip edemeyeceği idi. Sayın HIZLAN bir duvar gibi sessiz kaldı. Olumlu ya da olumsuz tek satırla bile olsa yanıt vermedi. Oysa ben “Halk şiiri ile opera mı olurmuş, opera yazmak sana mı kaldı ya da konu hiç ilgili çekmedi.” türünden bir yanıt yazma inceliğini göstereceğini düşünmüştüm.

Fakat pes etmek kim, ben kim. Günlerden bir gün Hürriyet’te küçücük bir haber okudum. Haber, Bilkent Üniversitesi Sahne Sanatları Bölüm Başkanı sayın Işın METİN’le ilgiliydi. Sayın Metin, emekli Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç YALMAN’ın Kurtuluş Savaşı’yla ( ya da şehitlerle) ilgili şiirsel bir metin yazdığını öğrenmiş. ( Aytaç YALMAN kendisine böyle bir çalışması olduğunu söylememiş, o öğrenmiş.) Kendisiyle iletişim kurarak bu çalışmayı bestelemek istediğini söylemiş. O akşam da bestelenen bu eser ilk kez dinleyiciye sunulacakmış. “İşte,” dedim, “Tam benim aradığım besteci bu. Büyük bir olasılıkla sözetimi beğenir ya kendisi besteler ya bölümdeki bir müzik adamı konuyla ilgilenir, olmazsa bölümden bir ekip oluşturularak grup çalışması şeklinde, hatta öğrenci çalışması olarak bile bestelenebilir.” diye düşündüm.

İntertennetten gerekli telefonları numaralarını bularak Işın Metin’le görüşmek istedim. Fakat hiçbir zaman telefonla da olsa görüşemedim. Bölüm sekreteri, bana konuyu kendisine ilettiğini, bölümün etkinlikler koordinatörüyle görüşmem gerektiğini söyledi. Olsun, bu bile bir gelişmeydi. Etkinlikler koordinatörüyle görüştüm. Sözeti bölümdeki tüm müzisyenlere ulaştıracağını, bir ilgilenenin mutlaka çıkacağını söyledi. Bir ay kadar sonra kendisini aramamı istedi. Ben, değil bir ay, tam altı ay sonra aradım. Ama somut bir gelişme olmadığını öğrendim. Koordinator bana, Besteciler Birliği’nde konuyla ilgilenebilecek birilerinin olabileceğini, sözeti oraya göndereceğini söyledi. Eh, ne yapalım, yeni bir umut doğmuştu. Bu arada Refik SAYDAM’la iletişimim sürüyordu. Gelişmeyi ona anlattım. Koordinatörün sözünü ettiği Besteciler Birliği’nin BESOM, BESOM’un genel başkanının Muammer SUN olduğunu söyledi. Ondan bir görüşme ayarlamasını istedim. Gerekli yerlere telefon ederek bir gün ve saat kararlaştırdık. BESOM’da bir besteciyle görüşüp konuşacağımızı umuyordum, olmadı. Sadece BESOM’da görevli Arda ERDEM adlı gençle konuşma olanağı buldum. Bana, iki hafta sonraki genel kurulda sözeti kurula katılanlara duyuracağını, ilgilenen çıkabileceğini, bu arada sözeti genel başkana (Muammer SUN’a) ileteceğini, onun görüşlerinin önemli olduğunu söyledi.

Ne zaman, hangi görüşmeden önce ya da sonra olduğunu anımsamıyorum ama bir de Fazıl SAY’a ulaşmayı denedim. Öyle ya kendisi çalışkan, ilerici ve çok başarılı bir müzik insanımız. Biz de çalışkan ve ilericiyiz, üstelik ilerisini gerisini düşünmeden bir de sözet yazmışız, o halde Fazıl SAY konuya kayıtsız kalmayabilirdi. Fazıl SAY’ın müzik tarihçisi olan babası Prof. Ahmet SAY’la aynı dernekte (Ulusal Eğitim Derneğinde) üyeyiz. Onun aracılığı ile Fazıl SAY’a ulaşabileceğimi düşündüm. Dernek Başkanı Zeki SARIHAN benim adıma Ahmet SAY’la görüştü. Ahmet SAY, bir opera yapıtı ortaya çıkarmanın çok zaman alan, zahmetli bir çalışma olduğunu, Fazıl’ın programının yoğunluğu nedeniyle konuyla ilgilenemeyeceğini söyledi. Aslında ben de öyle olduğunu biliyordum, ama yine de bir umut kapısı, belki bir yol önerir, diye düşünmüştüm.

BESOM genel kurulu yapılmış, Arda, çalışmayı, genel kurula katılanlara duyurmuş, ama ilgilenen birisi olmamış.
Sadece Muammer SUN öğretmenimiz ilgilenmiş, sözeti okumuş ya da okumamış, belki de şöyle bir bakmış, bilemiyorum. Refik’e, konuya ilgi duymamın çok olumlu, ancak sözetin biraz uzun olduğunu söylemiş. Sanatsal değeriyle ilgili bir yorum yapmamış ancak, yazılmış bir sözeti incelememin yararlı olacağını belirtmiş. Opera bestelemenin çok zahmetli bir iş olduğunu, yıllarca sürebileceğini, mutlaka bir sponsor bulmanın tiğini anlatmış.

İyi ama ben sponsor nedir, kimdir, nasıl bir şeydir bilmem ki. Şimdiye kadar hiç sponsor tanımadım. Bu yazıyı okuyanlardan çok rica ediyorum, bildiğiniz tanıdığınız bir sponsor varsa lütfen bana yardımcı olunuz.

Geçenlerde operet sahnesinde “Öylesine Bir Dinleti” adlı operayı izledim. Operanın konusu, operayı tanıtmaktı. Oyuncular oyuna, operanın tanıtımına kendilerini öyle kaptırmışlardı ki, bir an için bunlar beni tahrik etmek için böyle yapıyorlar sandım. Sahneye fırlayıp, “Ben bir opera yazdım, kim besteleyecek, kim oynayacak?” diye haykırmak istedim. Bunu yapabilmiş olsaydım, kesinlikle inanıyorum ki bugün opera metnim mutlaka bir bestecinin piyanosunun üstündeydi. Çünkü oyun oynanırken opera sahnesine fırlayan bir seyircinin haykırışı sansosyonel bir haber olarak basında mutlaka yer alır, basın yoluyla şöhreti yakalamış bir insan olarak sözetimle ilgilenen birkaç besteci ya da kurum ortaya çıkardı.

Aslında bir yol daha denemem gerekirdi ama beceremedim, çünkü ben bir aksiyon adamı değilim. Eğer bu sözeti kamu oyunda tanınmayan isimsiz bir emekli edebiyat öğretmeni olarak ben değil de örneğin, bir televoleci hanım ve ya bey yazmış olsaydı, yazarı emekli bir kuvvet komutanı, bir vali, bir paşa olsaydı ya da ne bileyim, bir bakan, bir futbolcu bunu ben yazdım deseydi, bu çalışma şimdiye kadar çoktan sahnelenmiş olmaz mıydı? Ben bir sebatayist olsaydım, Galatasaray mezunuyum diyebilseydim, ben de eseri sahnelenmiş bir sözet yazarı olmaz mıydım?

Aslında daha, tüm umutlarımı yitirmiş değilim. Dostum Refik SAYDAM’ın İzmir’de öğretim üyesi bir müzisyen arkadaşı varmış. Ona telefon edecek, (eğer halen benden ve sözetimle ilgilenmekten bıkmamışsa) arkadaşı konuyla ilgilendiğini söylerse sözeti adresine göndereceğim. Ama ne yalan söyleyeyim, ondan da hiçbir umudum yok.

Son bir yol daha deneyeceğim, belki yurt dışında konuyla ilgilenen kişi ya da kurumlar olabilir diye düşünüyorum. Ama cebinde henüz pasaportu bile olmayan bir adam yurt dışıyla nasıl ilişki kurar, doğrusu hiç bir fikrim yok. Ama bakarsınız bu yazıyı birileri okur, gider Kültür Bakanına durumu anlatır, o da duyarlı davranıp “Getir bakalım, bunca sözünü ettiğin sözetin bir şeye benziyor mu?” diye bizi sorguya çeker.

İşte böyle, Türkiye’de sözet yazmanın ne mene bir şey olduğunu siz de anladınız sanıyorum. Diyorum ki kendi kendime: “Neyine gerek senin opera metni yazmak? Sözet yazacağına şarkı sözü yazsan da ‘aşk şarkılarının unutulmaz şairi’ olarak anılsaydın olmaz mıydı be adam?”
  03.04.2009/Ankara




Hoşgeldiniz